
Tarihi, coğrafyası, kültürü ve jeo-stratejik-politik konumuyla Mısır bir ülke ve bir devlet olmanın çok ötesinde bir gerçeklik olarak hep kendini hissettirmiş müstesna bir coğrafyadır. Bunu yıllardır bir tarihçi olmanın da ötesinde çok yönlü okumalarım ve kültürümden süzülen bilgiler ve fikirler demetiyle düşünüyor ve söylüyorum. Bu kanaatimi 25-30 Ocak 2026 tarihlerinde Mısır’a yaptığımız bir turistik seyahatteki müşahedelerim daha da güçlendirdi.
Bu kanaatlerimizin dayanakları tarihten günümüze kadar elbette birçok alanda görülmektedir. Bunları okurları sıkmamak için kısaca hatırlatarak devam edelim:
Mısır coğrafya olarak müstesna bir yerdir. Hayatının büyük bir kısmı Mısır’da geçmiş olan İbn Haldun (1332-1406) herhalde “coğrafya kaderdir” hikmet dolu hükmüne Mısır coğrafyasından dolayı ulaşmış olmalıdır. Çevresi çöllerle kaplı bir ülke, ortasından akan devasa bir nehir ve nihayetinde muazzam bir delta (ki alfabelere “D, delta” harfinin girmesine ilham olan bu deltadır) bu ülkenin hem kalbi hem de beynidir.
Coğrafyasından dolayı Mısır 5000 yılı aşkın zamandan beri kesintisiz bir medeniyet beşiği olmasının sebebi bu toprakların istilasının zorluğundandır. Ancak coğrafi konumu ve ekonomik kıymetinden ötürü sıkça istilası düşünülmüş ve bunların çoğunda istilacılar başarısızlıkla geri dönmüştür. Mısır tarihi bundan dolayı siyaset, ekonomi, kültür ve medeniyet bahislerindeki gelişmelerinde sürekliliğe sahip olabilmiştir. Eski Mısır 31 kadar hanedana mekân olmuş, tıptan yazıya, takvimden tarıma kadar adeta medeniyetin şafağı burada sökmüştür. Bu hususiyetleriyle ancak Mısır’a rakip olacak tek bir coğrafya kalıyor: Mezopotamya. Ama Mısırlılar kalıcı malzeme olan tonlarca ağırlıklı taşları kullanmalarıyla yaptıkları ehramları, hâlâ esrarı çözülemeyen mumyalama teknikleri, mimariden heykelciliğe ve tezyini sanatlara kadar etkileyici sanatkarlıkları ile temayüz ediyorlar. Antik Yunanlıların hayran oldukları iki belde vardı: Babil (onlar Babilonya derlerdi) ve Mısır. Mısırı görmeyen adam olmaz anlamında sözleri vardı ve Mısırı görmek için gemilerde yer kapmaya çalışırlardı.
Mısır’ın zor istila edilir ülke olduğunu söylemiştik. Bunlardan birini Persler Kambiz zamanında gerçekleştirdiler. O dönemde Nil’den Süveyş Körfezine bir kanal açılmış ve M.Ö. 500’lü yıllarda -şimdiki kanaldan 2400-2300 yıl kadar önceleri- Fenikeliler bu kanalı kullanarak o yıllarda Afrika’yı dolaşmışlardır.
Mısırı Hiksoslar ve Asurilerin de İstila ettiklerini biliyoruz. Libya ve Sudan taraflarından da bazen saldırı girişimleri oluyor, hatta bunların bazıları Mısır’da hanedan kuruyorlar, ancak zamanla Mısırlılar içinde asimilasyona uğruyorlardı. En etkili istilalar İskender ve Romalılarca gerçekleştirildi. Batı Roma çökünce Doğu Roma hakimiyeti görüldü. İskender döneminde İskenderiye şehrinin ve İskenderiye Kütüphanesi’nin kuruması, Helenistik dönemde Yunanca metinler ve Yunan dilinin ve kültürünün kullanılması daha sonra Fransız bilgin Champolion tarafından Eski Mısır (Kopt) alfabesinin çözülmesine yardımcı oldu.
Mısır Amr İbnü’l-As tarafından Müslümanlarca fethedilmiş, Emevi ve Abbasi devirlerinde İslamlaşma ve Araplaşma süreci yaşamıştır. Ancak tarihi ve coğrafi önemi ve burada güçlü bir Kopt Hristiyan varlığı bulunması, özellikle Nil ve Delta faktörü tarihte hep istilacıları bu ülkeye yöneltmiştir. Bundan sonra Haçlılar ve Müslümanların Mısır ve çevre ülkelerdeki mücadeleleri sürecektir. Abbasi birliklerindeki Türk komutanlardan olan Ahmed İbn Tolun ile başlayan süreçte önce Tolunlular, Akşid (İhşidi)ler, Fatımîler, Eyyubîler ve Memlükler Mısır’da hakimiyet kurdular. Bu dönemde Eyyubî ve Memlükî hanedanlarından bilhassa bahsetmeliyiz. Eyyubîler Mısır için önemli bir ara başlık oluşturmaktadır. Haçlıları ve Moğolları durduran bu dönem Selahaddin Eyyubî ile başlamıştır. Türkçemizde, hatta Türkülerimizde ve deyimlerimizde sıkça kullandığımız “Mısır’a sultan olmak” Hazreti Yusuf ile başlayan tarihi anekdotu anlatsa da gerçek anlamda Mısır’a sultan olan Selahaddin Yusuf Eyyubî olmuş, “Bahr-i Yusuf” adlı kanallar açarak Nil’in bereketini çöle taşımaya ve Uzakdoğu ile Avrupa ve Ortadoğu arasındaki kıtalararası ticareti Hristiyan ve Musevilerin elinden alarak Müslümanlara kazandırmaya çalışmıştır. Bu İslam tarihinde çok müstesna bir iktisadi-ticari politika sayılmalıdır.
Mısır’da İzzeddin Aybek et-Türkmanî ile (1250’den itibaren) başlayan Memlûk Dönemi’nde ülkeye Arap-İslam kaynakları “ed-Devletu’t-Türkiyye” diyordu ki Anadolu’ya Türkiye ismi daha sonra verilmiştir.
Mısır’ın önemi coğrafi keşiflerden sonra azalır gibi olmuşsa da özellikle Kanal açıldıktan sonra daha da artmıştır. Portekizliler, Vasco de Gama’nın adamlarından Albukerk idaresinde Doğu Afrika kıyıları, Umman Denizi ve Kızıldeniz’e gelince buralarda dehşetli zulümler ve katliamlar yaptılar. Bazı adalarda Müslüman halkın kafa derilerini yüzdüler, Nil önüne bir set yapıp bir kanal açarak bu nehri batıya doğru, Büyük Sahra istikametine akıtmayı ve Mısır’ı Nil ’siz bırakmayı düşündüler. İslam alemini güneyden kuşatmayı, hatta Hicaz bölgesini, Babulmendep boğazını ele geçirme hesapları yaptılar. Bir Osmanlı coğrafyacısı Ömer Talip bu tehlikelere işaret etti ve sonunda Memlûklerin son kaptanı deryası Selman Reis, Yavuz Sultan Selime bir ariza (rapor) sunarak “Portakal keferesinin” tehlikelerine dikkat çekti ve Papalık dahil batılıların saldırı hesaplarını anlattı ve Memluklerin buna karşı bir şey yapamadığını, hatta yapmak istemediğini anlattı. İslam alemi güneyden kuşatılmak üzere idi. Yavuz’un Mısır seferinin gerçek sebebi bunlara dayanmaktadır. (Bu konuda bkz. Muhammed Yakup Mughul, Kanuni Devrinde Hind Okyanusunda Osmanlı Portekiz Münasebetleri, İstanbul 1974). Ayrıntılı bilgi orada ve başka kaynaklarda vardır.
İbn Tolun Camii ve Külliyesi, Memluk, Fatımi mimarileri ve bizim Selçuklu sekiz köşeli yıldızını Memluklerin kullanması ve diğer mimari şaheserler Mısır mimarisine damgasını vurmuşlardır. Mısırlılar kadar tarihi ile barışık toplum dünyada az bulunur. Firavunlar dönemi ile başlayıp Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinin etkileri görüldüğü gibi yukarıda bahsettiğimiz Arap, Türk ve Çerkez-Türk asıllı iktidarlar, bunlara 1517’den sonra gelen Osmanlı dönemi ve nihayet Kavalalı ile başlayan Hıdivlik, krallık ve Cumhuriyet dönemleri içselleştirilmiş; bunlar Mısır tarihi bütünlüğünün dönemleri ve farklılıklar sunan renkleri ve çeşnileri olarak özümsenmiştir. Kahire’de gezerken günümüzde yapılmış üstgeçit ve köprülerde bile sekiz köşeli Selçuklu (Memlûk) yıldızını görünce önce şaşırmıştım. Ancak sonra Mısırlıların tarihlerine bir bütün olarak baktıklarını, ülkeye gelip öyle veya böyle bir hizmeti ve etkisi olan her kişiyi, topluluğu tarihlerinin bir parçası saydıklarını görünce ortada bir istikrar ve tarihi vetireyi (süreci) süreklilik haline getirme anlayışına sahip olduklarını görmüş, bu tür değerlere bizde çağdaşlık adına karşı çıkanları hatırlayınca Mısırlıları takdirkârlıkla karşılamış olduğumu belirtmeliyim. Bu minvalde İskenderiye Kütüphanesinde Azerbaycanlı ünlü şair Genceli Nizami’nin güzel bir büstünü görünce önce şaşırmıştım. Evet Nizamî büyük şair, Fuzûlî’den sonra belki en güzel Leyla vü Mecnun yazarıdır. Ama Mısır ve Ortadoğu için daha büyük ve aynı derecede önemli başka alimler de vardır. Neden Nizamî? Büstü incelerken anladım ki Nizami’nin İskendername adlı bir eseri de varmış, büstün üzerinde “İskendername” adının yazılı olduğu görülünce anlaşıldı: Nizamî, Büyük İskender’i ve onun çok sevdiği İskenderiye’yi mezkûr eserinde anlatmış, haliyle o kütüphanenin muazzam salonuna büstünü diktirmeyi hak etmişti!
Kütüphaneden bahsetmiş iken, işe tarihçesi ile başlamak gerekiyor. Tarihi İskenderiye Kütüphanesi Helenistik devrin kitaplarını ve kültür varlığını temsil ediyordu; hatta Aristo’nun kitaplarını da buraya bağışladığı söylenmektedir. İlkçağın kültür ve bilgi birikimini Orta çağa kadar getiren bir mukaddes ve muazzam bilgi mekânı idi. Şimdi yıkılmış olan İskenderiye Feneri ve İskenderiye Kütüphanesi maalesef savaşların, askeri istila ve hareketlerin medeniyete vurduğu darbeyi bize gösteren iki hazin örnek durumundadır. Batılılar ve Hristiyan mutaassıplar bu eseri Amr İbnü’l-As veya adamlarının Mısırın fethi esnasında yaktığını iddia ederlerse de büyük İngiliz tarihçisi Edward Gibbon bu iddianın bir fanatizm ürünü olduğunu kabul etmektedir. Doğrusu Müslümanların yöreyi fethinden önceki savaşlarda kütüphanede birçok tahribat ve yıkımların Romalılar ve Bizanslıkarca yapıldığını bugün biliyoruz.
Bugünkü İskenderiye Kütüphanesi’nin kitap varlığı, zenginliği ve kütüphanecilik anlayışı ile birlikte tanıtımını da kısaca yapmalıyız. Bu kütüphane hakkında İnternet üzerinden her türlü bilgiye ulaşabiliyoruz. Daha ciddi bilgi için bir yazı tavsiye edelim: Sait EBİNÇ, “Helenistik Aklın Son Işığı: İskenderiye Kütüphanesi’nden Beytül Hikme’ye” Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (AEÜSBED), 2024, Cilt 10, Sayı 2, Sayfa 314-333. Şimdiki kütüphane 8 milyon kitabı alacak rafları, ödül almış mimarisi ve profesyonel idaresiyle bir zirve eser durumundadır. Hizmet birimleri ve tali kısımlarıyla bir çarşı ve külliye havası vermekte, salonlarında okurlar ve hususi mekanlarında ileri derecede çalışma yapacak alim insanlar için her imkân düşünülmüş durumdadır. Raflar arasında gezinerek Türk tarihi, kültürü, edebiyatı, politikası vs konulardaki kitapları da görmüş, ancak Türkiye ile ilgili daha çok kitabın orada bulunması gerektiğini düşündüğümüzü belirtmeliyiz. Devletimiz önemli dünya kütüphanelerine daha fazla kitap göndermelidir.
Sonra Batılılar geldiler. Fransızlar, İngilizler ve şimdilerde Amerikalılar. Eski metinler hieroglif vs çözüldü, arkeolojik ve tarihi keşifler yapıldı. Ama Batının emperyalist hesapları da geldi. Türkçedeki “mal bulmuş mağribî gibi aç gözlü saldırmak” sözü bu dönemi anlatıyor. Batılılarla beraber İsrail etkisi de hissedilmektedir. İskenderiye kütüphanesinde Arap-İsrail ihtilafı ve Filistin meselesiyle ilgili kitapların çoğu batı kaynaklı olarak gözüme ilişmiştir. Tabii kısa zamanda bütün kitapları incelemiş veya hangi konuda kaç kitap vardır, muhtevaları nelerdir diye araştırabilmiş değiliz.
Edindiğim izlenim: Mısırlılar Türkiye ve Türkler hakkında iyi hissiyat beslemektedirler. Halklar birbirini seviyor. Yemekleri aşırı baharatlı olmasa kendimi evimde hissedecektim. Yalnız çorbaları bence çorba değil. Tarhana, yayla, ezogelin ve mercimek çorbası orada Türk mutfağı usulüyle yapılırsa Mısır mutfağı ve halkı ciddi kazanç elde eder. Sonuç olarak Türkiye, Mısır ve diğer Araplar arasında turizm, ekonomi, askerlik, siyaset, kültür ve eğitim gibi alanlarda dayanışma ve birlikteliklere kadar yapılacak çok şey vardır.
Bence hep birlikte kazanırız.
MEMLUK ESERLERİNDEN BİR CAMİ
GENCELİ NİZAMİ, İSKENDERNAME MÜELLİFİ
Selehattin Eyyübi Kalesinde Kavalalı Mehmed Ali Paşa Camii ve avludaki şadırvanı
İskenderiye Kütüphanesinde Özal'ın kitabını incelerken



