
Yaşadığımız çağ, ilerleme ve medeniyet söylemleriyle süslenmiş olsa da gerçeğin yüzü çoğu zaman acımasızdır. Dünyanın pek çok yerinde haklı olan değil, güçlü olan kazanıyor. Adaletin terazisi çoğu coğrafyada eşit tartmıyor; hukukun üstünlüğü yerini üstünlerin hukukuna bırakıyor. Özellikle Orta Doğu ve Kafkasya’da süregelen savaşlar, otoriter yönetimler ve bitmeyen istikrarsızlık, sadece sınırları değil, insan onurunu da yaralıyor.
Orta Doğu coğrafyasında yıllardır bitmeyen çatışmalar, darbeler, vekalet savaşları ve dış müdahaleler sıradan insanların hayatını paramparça etti. Kafkasya ise tarihsel gerilimlerin ve güç mücadelelerinin gölgesinde, barışın ne kadar kırılgan olduğunu defalarca gösterdi. Devletlerin “vatandaş” dediği kendi insanlarına karşı hukuk dışı uygulamaları, ifade özgürlüğünün bastırılması, ekonomik kaynakların adaletsiz dağılımı ve yolsuzluk, sadece bugünü değil, gelecek kuşakların umutlarını da tüketiyor.
Dünyanın başka bir köşesinde, Afrika kıtasında milyonlarca insan hâlâ temiz içme suyuna erişemiyor. Çocuklar temel eğitim hakkından mahrum büyüyor. Açlık, yoksulluk ve salgın hastalıklar; küresel sistemin görmezden geldiği, ama insanlığın ortak utancı olan gerçekler olarak varlığını sürdürüyor. Küresel ekonomi büyürken gelir dağılımı daha da bozuluyor; servet belirli ellerde toplanırken milyarlarca insan hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Bu tablo karşısında sorgulamamak mümkün değil. Neden teknoloji bu kadar ilerlemişken adalet aynı hızda gelişmiyor? Neden demokrasi söylemleri silah ticaretinin, enerji hesaplarının ve jeopolitik çıkarların gölgesinde kalıyor? Neden insan hakları, güçlü devletlerin çıkarlarıyla çeliştiğinde kolayca göz ardı edilebiliyor?
Küresel savaşların ve bölgesel çatışmaların ardında çoğu zaman güç dengeleri, enerji yolları, doğal kaynaklar ve stratejik hesaplar yatıyor. Ancak bedelini ödeyenler her zaman siviller oluyor: Evini kaybeden aileler, geleceği çalınan çocuklar, umudu tükenen gençler…
Az gelişmişlik yalnızca ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda eğitim, özgürlük, şeffaflık ve hukuk meselesidir. Yolsuzluğun sıradanlaştığı, liyakatin değersizleştiği, farklı düşünenin susturulduğu toplumlarda kalkınma sürdürülebilir olamaz. Adaletsizlik büyüdükçe öfke artar, öfke arttıkça istikrarsızlık derinleşir; bu kısır döngü nesiller boyu sürer.
Yine de tüm bu karanlık tabloya rağmen insanlığın vicdanı tamamen susmuş değildir. Dayanışma ağları, sivil toplum girişimleri, adalet arayışındaki bireyler ve hak savunucuları dünyanın her yerinde var olmaya devam ediyor. Belki de asıl mesele, güçlü olanın değil haklı olanın sesini daha gür çıkarabilmesidir.
Çünkü tarih gösteriyor ki hiçbir baskı düzeni sonsuza kadar sürmez. Hiçbir adaletsizlik ebedi değildir. İnsanlık, en karanlık dönemlerden bile yeniden doğmayı başarmıştır.
Bugün bize düşen; sorgulamaktan vazgeçmemek, adaleti talep etmek, hakikatin yanında durmak ve insan kalabilmektir. Gücün değil, vicdanın belirleyici olduğu bir dünya hayali belki uzak görünüyor. Ama her değişim önce bir rahatsızlıkla, bir itirazla, bir “Bu böyle gitmemeli” cümlesiyle başlar.
Ve belki de en büyük direniş, umudu kaybetmemektir.
Ne güzel demiş;
“Zalimler için yaşasın Cehennem” Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri
Dünyadaki her yerde süren savaş ve çatışma ile zülüm ortamının behemehâl bir an önce son bulup, Hakça adilce Barış‘a evrilmesi daha fazla insanların ölmemesi, kanın dökülmemesi, dilek ve temennileriyle mübarek Ramazanı Şerif yüzü suyu hürmetine dua edeceğiz tüm dualarımız mazlumlardan yanadır. Dua ile selamlar.. Maksut Konyar


