
Muhterem Kardeşlerim…
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Feyz aşağıya akar, yukarıda olan mahrum kalır.
Kibir on kısımdır. Dokuz kısmı, kendisini âlim zannedenlerde olur. İnsan bu duruma düşeceğine, garip bir köylü olsa daha iyidir. Hiç olmazsa kibirden kurtulur. Ahkâm kesmeye başlayınca zerre kadar kibir gelse, o zaman kalbi hasta, imanı da tehlikede demektir. Bu tehlikeden kurtulmak için, kurtulanlarla beraber olmak gerekir. Ehl-i Sünnet Âlimlerinin, evliya zatların kitaplarını, hayatlarını okumak, onlarla irtibat kurmak gerekir.
İnsanın, kendisinin ne halde olduğunu görmesi için, arada bir aynaya bakması gerekir; çünkü insanlar birbirine bakar. Tabii göz kendini görmediği için, hep karşısındakine bakar. Hâlbuki kendine de bakması gerekir. İnsan, büyük zatların hayatını okursa, kendisinin ne halde olduğunu anlar. O’nların nasıl yaşadıklarını, nasıl tevazu ehli olduklarını, nasıl gözyaşı döktüklerini görür. O’nlar, o büyük hallerine rağmen, hiçbir işe yaramadıklarını açıklamışlar, “İslam Âlimleri, öyle büyük zatlardı ki, onların yanında bizim ismimiz geçmez. Hazır olsak hesaba katılmayız, orada değilsek aranmayız. Biz bir hiçiz” buyurmuşlardır.
Şöhret afettir. Eğer bir kimse dünya menfaati elde etmek için şöhrete kavuşmuşsa, bu, onun için felakettir. Ancak, dünya menfaati olmadan, Allahü Teâlâ onu meşhur etmişse, Allah onu bu felaketten korur.
Sabreden zafere kavuşur, rahat eder. Sabretmek, ferahlamanın anahtarıdır.
Dinimizin iki ayağı, iki kolu ve iki gözü var, bunlar sabır ve şükürdür.
Yaşlı bir adam, çok cimri olup, ömrü fakirlik içinde geçer ve evladına bir vasiyette bulunur: “Sana iki çuval altın bırakıyorum. Bunun birini kendin al, diğerini de bulacağın en ahmak kimseye ver!”
Evladı çok şaşırır bu işe; ama vasiyet bu, yüklenir çuvalı. Kime sen ahmak mısın diye sorsa kabul etmez, tartaklanır, hakarete uğrar. Tabii, ahmak olana bir çuval altını vereceğim dese kabul ederler; ama öyle de demez.
Derken bir ağacın altında otururken, bir adamın asıldığını görür. Sorar, kim bu asılan diye. Sadrazamdı derler, üzülür. Bir de cümbüş duyar, bir kalabalık sevinçle geliyor. Yine sorar, bu gelen kimdir diye, yeni sadrazam derler. Tamam, buldum der. Geçer sadrazamın önüne, al sana bir çuval altın, bunu sana babam yolladı der. Sadrazam şaşırır. Neden deyince, olanları anlatıp, “Şurada asılı olan kimse, senin yaptığın işi daha önce yapan adammış. Belki bir sonraki ağaca da seni asacaklar. Aynı işe talip olmak, büyük ahmaklık olmaz mı” der.
Elem dikeni batmadıkça, murad gülü açmaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsanların takdirlerine, iltifatlarına aldanmayalım, aslımızı unutmayalım. Aslımız bir avuç topraktır, topraktan geldik, toprağa gideceğiz. Cenab-ı Hak, kısa bir süre için bu bedeni kullanma yetkisi vermiştir. Hayırda kullanırsak sonuç hayır, şerde kullanırsak da sonuç elbette şer olur.
Allahü Teâlâ bir kulunu seviyorsa ona şu iki şeyi verir:
1- Doğru iman nasip edip, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi, sevdiği büyükleri tanıtıp sevdirir.
2- Ezelde takdir ettiği rızkını, helâlden kazanabileceği hayırlı bir iş nasip eder.
Elbette en hayırlı iş, bu büyüklerin yolunda dinimize hizmettir. Kim evliya zatlara benzerse başarılı olur. Bu büyüklere benzemek, çileye sabretmek demektir. Bu yol çileli, sıkıntılı yoldur. Peygamber Efendimizin çektiği sıkıntıyı hiçbir kimse çekmedi. Eshab-ı Kiram da çok sıkıntı çekti.
Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, talebelerinden birinin, kendilerine hor davranıldığından ve devamlı alay edildiğinden şikâyet etmesi üzerine buyurdu ki:
“Bu yolun büyükleri bazen, müridlerin başlarına gelen çeşit çeşit zorluk ve şiddetleri beğenirler ve bunları, müridlerin inkâr ve ihlâsını imtihan için mihenk malzemesi yaparlar. Bu zorluk ve sıkıntılar, niyeti bozuk, alçak kimselerin, bu yola dil uzatmasına, büyükleri inkâr etmesine ve hor görmesine, dolayısıyla temizlerden, sâlihlerden ayrılmasına yol açar. Bazı ham kimselerin hatırına, ‘Eğer benim şeyhim tasarruf sahibi yahut benim yolum hak ise, niçin bizi hemen bu zorluktan ve darlıktan kurtarmıyor?’ diye bir düşünce gelir. Bilmezler ki, zorluk, darlık ve şiddet, bu yolun kendisidir ve şeyhinin muradıdır. Hâlbuki bu şüphe ve ithama düşen kimsenin, bu yolda yüzü kara olduğu ortaya çıkar.”
Muhammed Emkenegî hazretleri, bir gün bazı talebeleriyle birlikte dikeni bol bir araziden geçiyordu. Birkaç talebesinin ayakları yalındı. Hemen her adımda bir diken batıyordu. İçlerinden gizlice âh çekiyorlar, ama hocalarının ardından gitmekten bir adım geri kalmıyorlardı. Bir defasında geri dönüp baktı, “Ayağa elem dikeni batmadıkça, murad gülü açmaz” buyurdu. Dikenlere katlanmadan, maksada, murada kavuşulmaz. İşte dünyanın tarifi budur. Âhirette rahat etmek isteyen, dünyada bu dikenli tarladan geçmek zorundadır, başka yolu yoktur.
Allahu Teâlâ cümlemizi Kendisine layık Kul, Habibine layık Ümmet eylesin. (Amin)


