BIST 100
12.434,04 0,52%
DOLAR
43,1925 0,03%
EURO
50,2456 -0,13%
GRAM ALTIN
6.391,77 -0,61%
FAİZ
36,80 -0,76%
GÜMÜŞ GRAM
124,14 -4,15%
BITCOIN
96.170,00 -1,42%
GBP/TRY
57,7934 -0,51%
EUR/USD
1,1602 -0,36%
BRENT
63,80 -4,09%
ÇEYREK ALTIN
10.450,20 -0,61%
Trabzon Parçalı Bulutlu
Trabzon hava durumu
8 °
  • ANASAYFA
  • DÜNYA
  • PROF. DR. ALİ UZUNKÖY: KANSER KADER DEĞİL, TEDAVİSİ BİR SÜREÇTİR DEDİ

PROF. DR. ALİ UZUNKÖY: KANSER KADER DEĞİL, TEDAVİSİ BİR SÜREÇTİR DEDİ

Prof. Dr. Ali Uzunköy
WOTJU

Gazeteci Müslüm Aktürk’ün Oturum Yöneticiliğini yaptığı WOTJU (Dünya Türk Yazarlar Birliği) ile TİNGADER (Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği) tarafından düzenlenen online konferansta Prof. Dr. Ali Uzunköy, kanserin “tek bir hastalık değil, yüzlerce farklı türü olan geniş bir başlık” olduğunu vurgulayarak; kanserin oluşum mekanizmalarını, risk faktörlerini, önlenebilir alanları ve tarama programlarının önemini kapsamlı biçimde anlattı. Uzunköy’e göre kanserlerin yaklaşık %90’ı sonradan gelişen çevresel/yaşam tarzı etkenleriyle ilişkilidir; bu nedenle sigara, alkol, radyasyon, ultra işlenmiş gıdalar, hareketsiz yaşam, obezite, güneş/solaryum, bazı enfeksiyonlar ve kimyasallar gibi faktörlerden kaçınmak hayati önem taşır.

Programda, “ilaç lobisi” iddiaları ve bitkisel ürünlerle “%100 tedavi” söylemlerine de değinildi. Uzunköy, kanser ilaçlarının “zehir gibi güçlü” olabildiğini; bu yüzden doz, etkin madde, güvenlik ve klinik çalışma süreçlerinin vazgeçilmez olduğunu belirterek “insan üzerinde kontrolsüz deneme” yaklaşımını açıkça eleştirdi. Zakkum, Küba’daki ürünler ve çeşitli “çare bulundu” iddiaları hakkında konuşan Uzunköy, bilimsel yayın, faz çalışması, etik kurul onayı ve karşılaştırmalı deney olmadan yapılan duyuruların güvenilir kabul edilemeyeceğini söyledi.

Konuşmada ayrıca kanserin erken evrede çoğu zaman belirti vermeyebileceği; bu nedenle tarama programlarının (meme, kolorektal, rahim ağzı) düzenli uygulanması gerektiği aktarıldı. Uzunköy, belirtiler konusunda da uyarılarda bulunarak sebepsiz kilo kaybı, uzun süren halsizlik, kansızlık, anormal kitleler, kanamalar, inatçı öksürük, yutma güçlüğü, bağırsak alışkanlıklarında değişim, iyileşmeyen yaralar ve benlerde hızlı değişim gibi bulguların gecikmeden hekim değerlendirmesi gerektirebileceğini ifade etti.

Programın soru-cevap kısmında fitoterapi ve geleneksel tıp uygulamalarının üniversite ve bilimsel zeminde yürütülmesi gerektiği, Türkiye’de GETAT birimleri ve fitoterapi çalışmalarının yaygınlaştığı, ancak “ot/su” gibi kontrolsüz yöntemlerin umut tacirliğine dönüşmemesi gerektiği dile getirildi. Covid-19’un kanserle ilişkisine yönelik soruya ise Uzunköy, bu konuda kesin hüküm için geniş veri tabanı çalışmaları ve istatistiksel karşılaştırmalar gerektiğini belirterek, bağışıklık sistemi etkileri üzerinden teorik bağ kurulabileceğini ama net konuşmanın bilimsel verilere dayanması gerektiğini söyledi.

TAM KONFERANS METNİ:

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Mesleki yara ile ilgili kurslar veriyoruz, ameliyatlar gidip yapıyoruz. Hemen hemen her hafta sonu ülkenin değişik yerlerinde mesleki kurslar, dernek olarak faaliyetlerimiz de devam ediyor. Ama hafta içi mesleğimizi aksatmıyoruz. Yine ameliyatlarımızı yapıyoruz. Ben haftanın 3 günü ameliyata giriyorum. Hasta bakıyorum. Hasbel kader ufak bir ofis açtık. 5'ten sonra gidip orada biraz dostlarımıza çay içiyoruz, kahve içiyoruz. Hasta gelirse bakıyoruz. O şekilde yoğun bir şekilde tempoyla bazen bana soruyorlar: “Hocam bu kadar enerjiyi nereden buluyorsun?” Diyorum ki: “Çalıştığım için enerjim var.” Hakikaten çalışırsanız enerjiniz var. Çalışmadığınız zaman kendinizi daha kötü bence emekli kendinizi emekli ettiğiniz zaman gerçekten hayattan da emekli oluyorsunuz. Yani çalışmak insanı genç ve diri tutuyor diye düşünüyorum. Bunu meslek kariyerimde de görüyorum. Herkesin yeni duyduğu, “Aaaa bu mu?” dediği şeyi, siz çok önceden görmüş duymuş oluyorsunuz. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Kesinlikle Hocam. Hatta şunu da söyleyeyim, programa geçelim. Bir kalp uzmanı kardiyolog Prof. Doktor Ahmet Altınbaş’a Mehmet Ali Hocamla gitmiştik. O şunu söylemişti. İşe yaramazlık hissi kalbi hasta eder. Kesinlikle. Yani, ‘Hiçbir işe yaramıyorum. Ben emekli oldum ya artık kimse bana bir şey danışmıyor. Bir soruna çare olamıyorum.’ falan filan. ‘Bir işe yaramıyorum.’ hissi olduğu zaman, o kalbi yoruyormuş. O yüzden hakikaten boş durmamak lazım. En azından, “Ya,” diyoruz, “Bak topluma faydalı oluyoruz ama demek ki işe yarıyoruz anlamında bir hisse kapılıyoruz. Bu bile kalbi rahatlatıyor. Sayın Hocam tekrar hoş geldiniz.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Sağolun Hocam. Kusura bakmayın. Bir otel odasında olduğum için biraz buranın da ışığı ışığı çok kötü. O yüzden böyle ışığa doğru gelmeye çalışıyorum. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Buyrun Hocam. Biz iyi görüyoruz Hocam sizi. Maşallahınız var görüyoruz. Biraz programa katılmamışsınız, sanki sabah yeni mesai başlıyormuş gibi dinç görünüyorsunuz. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Allah razı olsun Hocam. Sağ olun.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Hocam, programda kanserden bahsedecektik. Buyurun Hocam. Kanser nedir? Nasıl oluşuyor? Nereden geliyor? Yani herkes kansere meyilli mi? Yani kimlerin daha çok yakalanma riski var? Şimdi onlar bir Hocam bir de program öncesi de sizinle

konuştum ya. Kansere çare niye bulunamıyor? Yani tıp bu kadar gelişti. Acaba ilaç lobisi mi engelliyor? Evet. Diğer hastalıklar için de aklımıza geliyor bu. Mesela diyabet diyoruz mesela, şeker hastalığı. Ya arkadaş şeker nedir? Bir çare niye bulunamıyor? Bazı çevreler de şey deniyor ya, ilaç sektörü diyor, çare bulunabilir. Çare bulunduğu zaman ne oluyor? Sektörün işi bitiyor. Yani dünyada milyonlarca belki milyarlarca insan şeker ilacı kullanıyor. Kanser için de biliyorsunuz pahalı bir tedavisi var. Acaba bunun da istenirse çaresi bulunamaz mı? Verem mesela, verem bir zamanlar çok tehlikeli bir hastalıktı. Şimdi sıradan bir hastalık oldu. Acaba kanserde ilerisi için de çare bulunabilir mi? Artık ilaç varsa öyle bir iddia, ilaç sektörü bunu engelliyor şeklinde bir iddia varsa bile, artık bir süre sonra lobi pes eder. “Ya artık çare bulsunlar, ne yapalım, biz de başka bir hastalık üretiriz.” şeyine mi geçerler? Gerçekten böyle bir şey var mı? Yani çare bulma konusunda bazı açıklamalar da oldu. Yıllar önce mesela bu zakkum çiçeğinden kansere çare bulduğunu iddia eden bir operatör doktorumuz vardı. Şimdi rahmetli oldu. Burada insanlar hatta kendisini vatan haini bile ilan ettiler, dalgasını geçtiler falan filan. Sonra rahmetli Amerika'ya gitti. Orada çalışmalarını yaptı. Sanırım 90'lı yaşlarda da vefat etti. Ondan sonra bir de geçen sene miydi ya birkaç sene önce de Doktor Mustafa Savaş, Eskişehir'de o da kanserin %75'ine çare buldum falan filan böyle bir açıklaması vardı. Kimi hastanın da “İyileştim.” şeklinde beyanları da vardı. Sonra Mustafa Hoca da bir gün evinde ölü bulundu. İnsan aklına şey geliyor. Acaba lobinin bir parmağı var, o mu öldürttü? Normal ölüm mü falan filan. Onu da bilemiyoruz. Bir sorum daha olacak Hocam. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Hocam o zaman onları yazayım ben soruları. İsterseniz peyderpey gidelim. Biz programdan hemen önce görüşebildiğimiz için ben hemen bir zakkuma baktım, zakkumdan ilaç yapıldı mı diye. Henüz ilaç yapılmamış. Bunu aslında bunları peyderpey konuşursak daha teferruatlı. Bir de sen Küba'yı söylemiştin. Küba'ya da baktım. Oradan bir tane patentli ilaç çıkmış. Bu 5 dakika süre içinde bakabildim. Acaba dedim oradan bir kanser patent ilacı çıkmış mı diye. Şimdi Hocam, adım adım gidersek, ilk sorunuzdan başlarsak, şimdi kanser nedir dediniz. Bir de lobilerle ilgili. Tabii ki Hocam bir defa lobiler hiçbir zaman istemez. Çünkü bu büyük bir sektör. tamamen yok etmesini istemez. Çünkü sonuçta tamamen yok ettiğinde.. Ama şu var. Biliyorsunuz Peygamberimiz söylemiş (sav), ihtiyarlık dışında, yani Hadisi hani, tam lafız olarak olmasa da, ihtiyarlık dışında tüm hastalıkların çaresini Allah yaratmış. Bir zaman dediğiniz gibi verem çok öldürüyordu. Bir zaman bu tür vebalar çok öldürüyordu. O dönemin hastalıklarında enfeksiyon. Şimdi de kanser ve kalp hastalıkları. Yani şu anda kanser kalp hastalıkları aşırı beslenme ile ilgili hastalıklar çok öldürüyor. Yani tabii ki bu dediğinizin hepsinin payı var. Şüphesiz lobiler toptan, hani onunla ilgili esprili bir hikaye de vardır. Bir kiremit tamircisi çatıları aktarırlardı oğluyla birlikte. Oğlu; “Baba,” demiş, "Yıllardır senin yapamadığını ben bir defada düzelttim.” “Oğlum" demiş, "Ben onunla seni şimdiye kadar büyüttüm. Sen şimdi bitirdin işi. Bakalım bundan sonra nasıl geçineceksin?" Yani hani bir tane kırık bırakırmış diye. Ve lobiler tabii ki bunun tamamen iyileşmesini istemez. Ama bunların bazılarının özellikle doğru tarafları var, yanlış tarafları var. Sosyal medyada “Ben iddia ediyorum ki, kanseri %100 önledim.” Yani benim iddiamı haklı gerekçelerle ortaya koymazsam bilimsel çalışmalarla bu iddianın hiçbir gerçeği olmaz. Yani o açıdan. Çünkü kanser dediğimiz aslında bir hastalık değil. Biz bunlar genel bir adı kanser. Yani kanser genel bir ad. Yani yüzlerce çeşit hastalık var. Bunun yüzlerce çeşit tedavisi var. Tedavinin bireyselleştirilmesi var. Aynı kanser iki kişide, farklı kişilerde farklı tedavi de alabilir. Çünkü kanser bazen gerçekten kişiye ait yöntemlerle tedavi edilmesi gerekebilir. Şimdi kanser dediğimiz nedir aslında? Kanser böyle şey gibi bir bulaşıcı hastalık değil bir bakteriyle. Tabii ki bakteriler, virüsler örneğin bir hepatit virüsü karaciğer kanserine neden olabiliyor. Bir midede helikobakter pilori mide kanserine. Ama bu bir direkt, yani bulaşan bir hastalık değil. Yani bu kanser kendi hücremiz aslında, bizim hücrelerimiz. Şimdi Allah öyle bir yaratmış ki bir hücrenin başka bir nedenle ölmezse kanserin ne kadar yaşayacağı, ne kadar bölüneceği, ne işleri yapacağı genetiğinde yazılı. Şimdi kanser bir aslında anarşi, doku anarşisi. Bunu değişik sebeplerle hücrede şimdi kanser ne yapıyor? Kontrolsüz bir şekilde çoğalıyor. Şu an İsrail'i düşünün. İsrail nedir? Aslında bir kanser vakasıdır. Tamamen tıbbi açıdan baktığınızda ne yapıyor? Çevre dokuları istila ediyor. Kanser gibi. Yani buradan eğer bakacak olursak aktüaliteye kanser gibi Gazze’yi işgal ediyor. Başka yerleri elinden gelse diğer yerleri işgal edecek. Kanser dokusu da böyle yani anormal çoğalıyor, kontrolsüz çoğalıyor ve çevre dokuları işgal ediyor. Bir müddet sonra kendi damarlanmasını yapıyor. Oradan uzak metastazlar yapıyor. Yani değişik şeyler salgılayarak bünyeyi adeta ölüme götürüyor. Yani hücre fonksiyonlarını bozuyor, kendi fonksiyonunu bozduğu gibi. Ama bu kanserleşen, dikkat, kendi hücremiz. Şimdi kanser nasıl oluşuyor? Anne babadan geçen genetik faktörler vardır. Mesela bazı kanserler, bazı kolon kanserleri, bazı meme kanserleri, yumurta ve spermden geçerek bunlar germline dediğimiz yani geçip çocuklarda oluşan kanserler var. Bir de bunlar çok az aslında sanıldığı kadar değil. Evet. Hücrenin genetik yapısında bozulma oluyor ama anneden babadan çocuğa aktarılan, yani %5 - 10. %90'ı aslında dışarıdan sonradan oluşan mutasyonlarla şimdi hücre bir hücre bulunduğu yere görev yapıyor. Bu çoğalıcı şey dedik. Bu hücrenin genetiğinde bu bozukluk olduğu zaman kanserleşmesi için nedir mesela? Radyasyon, alkol, sigara, bir yığın kanserojen gıdalar. Bir yığın kanserojen maddeler bunu bozduğu zaman ne yapıyor? Hücre kanserleşiyor, anormal çoğalmaya başlıyor. Biraz söylediğim gibi immüniteden kaçıyor. Şimdi kanser oluşumunu aslında sağlayan mekanizmalara baktığımızda 8-10 mekanizma var aslında. Sınıflamaya göre değişiyor. Birincisi hani hücrenin çoğalmasını kontrol eden genler var. Biz bunlara proto-onkogen diyoruz. Yani hücrenin bölünmesini, çoğalmasını ki vücudumuzda sinir hücresi, kas hücresi, bazı hücreler dışında mesela eritrositlerde yapılır. Kendi bölünmez, ölür. Hani bir süre bu bölünmesini sağlayan hücreler bunu kontrollü olarak bölüyor. Şimdi diyelim bir radyasyona maruz kaldı, kromozomda bir bozukluk oldu. Bu defa tüm bunların tamir edici genleri devreye giriyor. Aslında baktığımızda biz bir yığın kanserojene maruz kalmamıza rağmen hemen kanser olmuyoruz. Çünkü hemen diyelim bir radyasyona maruz kaldı. Kanserde kırılma oldu, genetiğinde kırılma oldu. Tamir genleri var vücudumuzda. Yani mismatch tamir genleri dediğimiz bu tamir genleri tamir ediyor. Bu da bir mekanizma. Bu bozulursa da kanser. Çünkü mutasyonlar bu defa tahammül edilmiyor. Hücre bozuluyor, bölünmeye giriyor ve mutasyona yani bozulmuş hücre kanser hücresi çoğalmaya başlıyor diyelim. Şimdi bu tamir edemezse hücre kendisini o zaman programlı hücre ölümü apoptoz kanser hücreleri hem tamir genlerin baskılanıyor. Yani tümör süpresör, yani onkogenleri gaz kabul ederseniz şeyleri tümör baskılayıcı genleri de fren kabul edebilirsiniz. Yani bu kontrolü sağlayan bunlardaki bu ikisinde bozukluk, tamir genlerinde bozukluk, programlı hücre ölümünden gelmiştik. Mesela tamir edemedi. Hücrede mutasyon oldu diyelim. Radyasyona maruz kaldı. Kanserojene DNA’da bozulma oldu. Mutasyon oldu. Bunu tamir edemedi. Bu defa hücre kendisini feda ediyor, öldürüyor. Programlı hücre ölümü. Yani bunu da o geçti diyelim. Hücre mutasyonlu bölündü. Bu defa immun sistem dediğimiz bağışıklık sistemimiz devreye giriyor. Bağışıklık sisteminden de kaçarsa artık bundan sonra kanser, yani bulunduğu yerde çoğalmaya başlıyor ve çoğalarak sonra vücuda yayılıyor. Kanser oluşumu kısaca, yani karsinogenez dediğimiz, belki halk diliyle anlaşılır bilmiyorum, çok tıbbi tabir kullanmamaya çalışıyorum ama bu şekilde kanser oluşuyor. Yani kanser aslında dediğimizde bir genel ad. Yani bu aslında, biz bunlara farklı isimler de veriyoruz. Kanser epitel dokusunun kötü huylu tümörü. Mesela sarkom diyoruz. Aslında sarkom kanser değildir. O da bağ dokusunun ama hepsi halk arasında kanser olduğu için artık kanser olarak adlandırılmış gidiyor. Yani kanser oluşumu bu şekilde. Birincisi bu. Yani peki biz aslında burada dikkat etmemiz gereken şey bu. Kanseri biz önleyebilir miyiz? Bakın biraz önce söyledim. Kanser dedim, %90’ı aslında dışarıdan bizim önleyebileceğimiz faktörlerle oluşuyor. Yani bu, eğer biz bu önleyebileceğimiz şeyleri, %90’ını tabii %100’ünü şey yapamıyoruz. Çünkü radyasyona maruz kalıyoruz, cep telefonu kullanıyoruz, değişik şekillerde ultraviyoleye maruz kalıyoruz. Yediğimiz, içtiğimiz pestisitler, kimyasallar, plastikler… Yani bir nevi kanserojene maruz kalıyoruz. Bunlardan eğer kaçınabilirsek, kanserojene neden olan mesela sadece beslenme ile, sadece beslenmenin düzenlenmesiyle kanserlerin %30’u önlenebilir. Yaşayış biçimiyle, yani diğer beslenme dışı diğer yaşayış biçimleriyle, kanserojenlerle kanserlerin %50’si önlenebilir. Yani önlenebilir kanser. Kalan yüzdeliliği ne yapacağız? Kalan %50’yi de aslında erken tarama programlarıyla… Yani daha kanser belirti vermeden. Aslında kanserin büyük çoğunluğu erken evrede hiçbir şikâyete neden olmaz. Belli büyüklüğe gelene kadar bulunduğu yere göre değişir. Mesela diyelim mide girişinde, çıkışında erken çıktığı için erken belirti verirken, midenin bu geniş yerinde bir tümör olursa bizim büyük kurvatör dediğimiz, çok ileri evreye kadar belirti vermeyebilir. Metastazlarıyla bile, uzak yayılım belirtileriyle bile belirti verebilir. Aslında bizim burada birincisi kansere neden olan şeyleri bilmemiz ve onlardan kaçmamız lazım. Biz buna birincil koruma diyoruz. Yani bunlar çok önemli aslında. Baktığımızda bir yığın şeylerden bahsettik. Kanserojenlerden bahsettik. Yani bunları aslında tek tek saysak çok olabilir ama genel olarak baktığımızda bu kanserojen maddeleri… Mesela kanserojen kimyasallar var. Bir yığın, örneğin bilinen asbest. Ondan sonra yine benzen. Mesela sigara, alkol. Alkol çok önemli. Yani sigara çok önemli. Sigara içinde 70’in üzerinde kanserojen madde tespit edilmiş. Pek çok, özellikle akciğer kanseri başta olmak üzere pek çok kanserle ilişkisi var. Yine alkol, kendisi direkt kanserojen. Mesela bunu tüm kanserlerde sayabilirsiniz alkolü. Direkt alkol kendisi kanserojen etki yapıyor. Artı birinci metabolit dediğimiz asetaldehit direkt kanserojen; yani gidiyor DNA ile bağlantı kuruyor. Onun addukt dediğimiz, yani bir bağlantı kurarak DNA’nın bozulmasına neden oluyor. Yine serbest radikali artırıyor. Yani alkol serbest radikalleri artırarak ne yapıyor? Hani oksidan, antioksidan dediğimiz şeyler çok kullanılıyor; bunları artırarak serbest radikal, o ne yapıyor? Kanseri artırıyor. İmmün sistemi bozuyor, bağışıklığı bozuyor, folat metabolizmasını bozuyor, folik asit metabolizmasını bozuyor. Yani pek çok nedenle aslında alkol kanserojen etki yapıyor. Yine sigaradan bahsettik. Yine yediğimiz gıdalar çok önemli. Bunlardan ayrıca belki bahis açmak lazım. Gıdalarla ilgili uzun. Mesela radyasyon. Radyasyon hemen hemen özellikle çocukluk çağında, anne rahminde olsun, çocukluk çağında olsun; yani erken dönemde ne kadar erken radyasyona maruz kalınırsa kanser riski o kadar fazla. Ya bu iyonize radyasyon, gereksiz yere çok fazla film veya nükl r diyelim bir Çernobil’de o arada bulunmak; hani patlama gibi çevreden aldığımız radyasyon da var ama o kadar değil. Bu iyonize radyasyon. Bir de iyonize olmayan radyasyon var. Hepimizde en az bir telefon var. Bir yığın iyonize olmayan, yani manyetik dalgalar var. Ultraviyole ışını mesela çok önemli. Güneşten aldığımız, özellikle cilt kanserleri için malin melanom dediğimiz çok malin, kötü huylu bir kanser için mesela güneş… Güneşe ne zaman çıkacağını insanlar bilmeli. Yani diyelim sabah, kışın diyelim 10’la 3 arası; yazın ise saat 9’la belki 5 arası direkt güneşe çıkmamalı veya 30’un şeyin üzerinde koruma kremleri sürmeli. Ki mesela daha da önemlisi, insanlar güneşlenmek için solaryum diye bir şeye şey yapıyorlar. Aşırı çok tehlikeli bu da. Hani güneşte ultraviyole A, B varken solaryumda sadece ultraviyole A var ve daha derine nüfuz ediyor ve çok hızlı. Yani diyelim siz 3 saatte güneşleneceğinizi bir seansta alıyorsunuz. Hücreler kendini tamir fırsatı bulmadan, hücrelerde çünkü kırıklar oluşuyor. Evet, güneşte olduğunuzda vücut daha yavaş olduğu için tamir fırsatı bulurken, aslında çok ciddi hasarlar veriyor. Özellikle açık tenli, vücudunda ne olanlar… Konudan konuya geçiyoruz ama aklımıza geldikçe, hani bir akış. Siz araya girip sorabilirsiniz. Yani bu çok önemli olduğu için. Çünkü mesela mikrodalga falan türü şeyler de, “Hocam oluyor mu bu şeyler?” çıkıyor. Mikrodalga şöyle; hazırlanmayla, gıdaların kendisiyle ilgili Hocam bir şey var, o zaman ona geçeyim. Yani aslında konu tabii çok geniş olduğu için saatlerce konuşabiliriz. Bir konuya girince başka bir şey aklımıza geliyor. Girince başka bir şey, konu dağılıyor diye ben şey yapıyorum. Şimdi gıdaların kendisi kanserojen olan gıdalar var. Örneğin mesela nedir kendisi kanserojen olan gıdalar? Diyelim kırmızı et. Haftada 500 gramdan fazla kırmızı et aslında yememek lazım. Kırmızı et içindeki demir oksidasyonu artırarak… Özellikle işlenmiş etler, bakın salam, sosis, sucuk, jambon bilmem ne, işlenmiş etler. Bunlardaki nitrat ve nitritler, nitrozamin denen nitrozo bileşiklerine midede dönüşerek direkt kanserojen etki yapıyor; mide kanseri. Ondan sonra özellikle kolon kanseri başta olmak üzere nitrozamin, nitrat, nitritler… Yani tabii bu bazen kuyu sularında falan da olabiliyor. Ama özellikle katkı maddeleri, işlenmişlere katılan; hem raf ömrünü uzatmak hem de daha güzel görünsün diye katılan, özellikle bunlar raf ömrünü uzatmak ve erken bozulmasını önlemek için katılan gıda katkı maddelerinin bir kısmı mesela bunlardan nitrat, nitritler çok önemli. Onun dışında aşırı tuzlu mesela, aşırı tuzlu, aşırı salamura bunlar mesela. Onun dışında yine aşırı ultra işlenmiş gıdalar. Yani bunlar çok önemli. Ultra işlenmiş gıdalar. Bazı katkı maddeleri gıdaya katılan, yani bunlar belirlenmiş hangi katkı maddeleri oldukları; yapay boyalar, yapay gıda boyaları, yapay tatlandırıcılar. Bir kısmı aspartam mesela var. Bunların hani bir kısmı tartışmalı ama sonuçta şüpheli. Ama nitrat, nitritler kesin. Yani özellikle mesela hazırlanma şekli; yani gıdanın kendisi olduğu gibi. Yani aşırı yağlı yeme, trans yağı mesela, aşırı yağlı yeme, ondan sonra aşırı karbonhidratlı beslenme… Bunlar yani gıdanın kendisiyle ilgili. Yani aslında nedir? Bizim dinimiz bir orta dinidir. Yani hiç et yemeyin demiyoruz çünkü ihtiyaç var. Mesela hani hiç yağ yemeyin demiyoruz ama yağ yiyeceksen mesela neyi? Örneğin Akdeniz diyeti dediğimiz şey, zeytinyağı. Onu tabii kızartmadan, zeytinyağını aslında soğuk sıkma olarak kullanmak lazım. Zeytinyağı. Ondan sonra balık mesela gerek; bunlar omega 3, omega 6 yağ asitleri olarak. Onun dışında yine gıdaların hazırlanış şekilleri olarak mesela nedir? Kömürleşmiş gıdalar. Hani bizde çevrilirken tabii mangal. Mangalda mesela en az 5 cm olacak, iyice közlenecek. Dumanla is olmayacak. Çünkü bu duman içinde kömürleşen gıdalarda mesela özellikle 150–200 dereceye ulaştığı zaman, orada kömürleşen organik asitlerde bazı bileşikler oluşuyor; polisiklik aromatik hidrokarbonlar, heterosiklik aminler gibi. Çok tıbbi tabir söylemek istemiyorum. Yani bunlar direkt kanserojen. Direkt gidiyor DNA dediğimiz genetik şeyle addukt dediğimiz bağlantı oluşturuyor. Kansere neden oluyor. Yani burada mutasyona neden oluyor, kansere neden oluyor. Onun dışında mesela kızartmalar. Mesela patates kızartması. Unlulardaki akrilamid dediğimiz şey oluşuyor. Yüksek ısıda yani patates kızartması, başka kızartmalar. Yani ne yiyelim diyeceksiniz. Bazen ben bunları anlatırken diyorlar ya, “Hocam ne yiyelim?” Yani mümkünse tabii haşlama, mümkünse tabii buğulama, mümkünse düşük ısıda uzun süreli ısıtma. Yani birden yüksek ısı değil. Bunlarla bir de gıdaların mesela yine aflatoksin. Urfa’da maalesef aflatoksin karaciğer kanserine neden oluyor. Çünkü o içindeki şey küf. Yani gerek hububatlarda olsun, gerek tam kurutulmadan olan bu isotlarda olsun. Bunlardaki aflatoksin B1 dediğimiz, neyse tıbbi şeylere girmeyeyim, karaciğer kanseri başta olmak üzere ciddi, önemli. Yani bu küften kaçınmak lazım. Yani bu küf özellikle kanserojen etki ediyor. Yani onun dışında hazır, aşırı tuzlu gıdalar dedik ama aslında bir diğer şey de, mesela “Hocam küflü peynir de satılıyor.” Mesela o bilinçli olarak. Hocam, küflü; aflatoksin varsa, aflatoksin direkt karaciğerde sitokrom dediğimiz P450 şeyde, yani Hocam neyse tıbbiye girmeyeyim, direkt kanserojen. Karaciğer kanseri için bu belirlenmiş, grup 1 kanserojenlerden biri aflatoksin. O yüzden de yani küflü her şeyden… Ha bu küflü hakikaten o aflatoksin midir, küflü dedikleri? Öyleyse yememek lazım. O da kansere neden oluyor Hocam. Bu belirli yani küflü aflatoksin B1 karaciğer kanserine neden oluyor. Yani bu belirlenmiş, tıbbi deneylerle, hayvan deneyleriyle belirlenmiş bir şey. Biraz sonra aslında Küba olayına da geleceğim. Yani bilimsel çalışma yapmadan… Çünkü bu tür çalışmalar aslında bilimsel olarak nasıl yapılıyor? Uzun. Hem hayvan çalışmaları var, deneysel çalışmalar var, insan çalışmaları var. Yani bunları yapmadan… Konudan konuya geçiyoruz. Neyse ben ana konuya döneyim. Oradan sonra oraya geçeriz. Nerede kalmıştık? Evet, beslenmede kalmıştık. Nişasta, kızartmaları söyledik. Bak mesela kızartmada çok kahverengi olmayacak. Hafif altın sarısı olunca. Şimdi yani illa kızartma yemeyin demiyoruz ama onu çok kızarttığınız zaman buradaki akrilamid gerçekten kanserojen etki yapıyor. Onun dışında yani burada tabii ki koruyucu gıdalar, mesela bol lifli şeyler yemek, ondan sonra antioksidanlar, D vitamini, kalsiyum. Yani tabii ki şeyler var. Beslenme şekillerinde, yani beslenmeye dikkat edildiğinde. Mesela az lifli beslenme… Yaşayış biçimi de çok önemli. Yani yaşayış mesela sedanter yaşam. Yürüyüş çok önemli. Yürüyüş dediğimizde yani biz hani diyoruz ki spor yapılsın. Aslında ağır spor değil önerdiğimiz. Hızlı, tempolu; her gün 40–45 dakika tempolu, orta tempolu bir yürüyüş. Böyle soluk soluğa kalacak bir yürüyüşten bahsetmiyoruz. Çünkü bu gerçekten hem birtakım hormonların salınımıyla, hem obeziteyle, hem insülin direncini azaltarak, kronik enflamasyonu vücutta azaltarak yani ciddi kansere karşı koruyucu etki yapıyor. Haftada 5 gün, 40 dakika tempolu yürüyüş diyoruz. Ağır spor aslında önermiyoruz biz. Yani vücudu yoracak şeylerden. Yaşam biçimi olarak tabii ki alkolden kaçınmak, sigaradan kaçınmak. Neleri saydık? Radyasyonu söyledik. Bir de kanserojen şeyler dışında virüsler var. Mesela bazı virüsler. Örneğin hepatit virüsü dedik karaciğer için. Human papilloma virüs dedik; genellikle kadınlarda rahim ağzı kanseri, ağız veya diğer kanserlerde gözlenebiliyor. Ondan sonra bazı lenfoma, lösemilerde Epstein-Barr virüsü gibi. Helicobacter pylori midede. Bunlar da virüs olarak, bakteri olarak. Yani fiziksel; ultraviyoleden bahsettik. Aslında baktığımızda çok… Hani bir yaşayış biçimimizi dengelediğimizde… Bakın şimdi sedanter yaşam. Hani diyorlar ki; gece. Aslında yapılan bir çalışmada, tabii ki kadınlarda, çalışan kadınlarda Amerika’da yapılmış, 30 yıl takip etmişler. Tabii bu çalışmalar, epidemiolojik çalışmalar, çok ciddi çalışmalar. Binlerce kişilerle yapılıyor ve bunlardan konsent alınıyor. Yani sen bizim şeylere uyacaksın, ekstra şeyleri; bunlar olursa çıkartılıyor. Diyelim 100.000 kişilik databaseden, verilerden eleniyor, eleniyor; diyelim 1000 kişi kalıyor. Bununla karşılaştırıyorlar. Bunda mesela gece vardiyasına 30 yıl gidenlerde meme kanserinin iki misli daha fazla görüldüğü. Bakın bir de gece bu loş ışıklar, yanıp sönen ışıklar; aslında bunlar melatonin salgısını baskılıyor. Melatonin de çok önemli. Hem kanser gelişimi açısından da önemli. İnsanın mutluluğu açısından, pek çok hormonlar açısından. Hani gece hayatı, sedanter yaşam, fiziksel aktiviteden kaçınılma, obezite. Obezite de bir kanser nedeni aslında, şişmanlık. Yani özellikle meme kanseri için önemli. Özellikle menopoz sonrası dönemde. Çünkü östrojenin kaynağı çevre yağ dokusu oluyor. Bir de kronik enflamasyon. Sadece meme değil, kalın bağırsak kanserinde, pek çok kanserde aslında şişmanlık etki ediyor burada. Yani şey olarak baktığımızda, beslenme, yaşayış biçimi; bunları düzenlediğimizde aslında kanserin %50’sini önleyebiliyoruz. Ama biz tabii ki %50’sini önledik. Kalan %50’sini ne yapacağız? Tarama programları var. Yani kanser çünkü bir hücre kanserleşiyor, bölünüyor. Onun belli bir büyüklüğe gelmesi için yıllar geçiyor. Siz mesela memede, kolonda kanseri tespit ettiğinizde aslında oradaki 3–5 yıldır var. Bir de tek bir mutasyonla kanser oluşmuyor. Diyelim kalın bağırsakta bir 5–6 tane mutasyon arka arkaya gerçekleşiyor ki bu dediğimiz tüm aşamaları geçecek. Bir kısmı mesela polipler dediğimiz APC geni mutasyonla doğuyor. Bu tümör süpresör gen baskılayıcı. Onun dışında diğer 3–4 tane daha mutasyon olup kanser gelişiyor ama bu süreç 7–10 yıl alıyor. Yani bu süreçte özellikle riskli olanlarda mesela ne yapıyoruz? Türkiye’de üç tane kanserde tarama programı var. Meme kanserinde var, kalın bağırsak kanserinde var ve rahim ağzı kanserinde var. Meme kanserinde eskiden 40 yaşından 69 yaşınaydı. Şimdi biraz daha yaşlar uzadı. Hani 74 yaşına kadar çıkabilir ama klasik şu anki şeyimiz; 40–50 yaş arası opsiyonel, 1 veya 3 yıl arasında bir mamografi. 50 yaşından 69 veya 72–74 yaşına kadar da 2 yılda bir mamografi çekimi veya yılda bir mamografi risk durumuna göre. Ama her yıl hekim kontrolü, her ay kendi kendine meme muayenesi diyoruz. Kalın bağırsak kanseri için de yine 50 yaşından sonra her 10 yılda bir kalın bağırsak, kolonoskopi dediğimiz bir şey. Biliyorsunuz kolonoskopiyi artık izah etmeye gerek yok. Ve 2 yılda bir de gaitada gizli kan. Tabii bunun şimdi daha hassasları çıktı. Rahim ağzı kanserinde de belli aralarla, oradan 3 yılda bir risk durumuna göre sürüntü alıp Pap smear dediğimiz oradan inceleme yapılıyor; kanser hücresi var mı diye. Yani tabii ki risk durumuna göre. Mesela Uzakdoğu’da, Japonya’da endoskopi de yapıyorlar. Mide kanseri çok görüldüğü için. Yani tiroid kanserinin çok olduğu yerlerde tiroid ultrasonu yapılabilir taramada. Bu taramanın amacı, daha kanser belirti vermeden erken evrede yakalamak. Bu çok önemli. Erken evrede yakaladığınızda diyelim kolon kanseri olsun, meme kanseri veya başka bir kanser, bunu tam tedavi etmeniz mümkün olabiliyor. Çünkü aslında baktığınızda biz kanserde tam kürden bahsetmiyoruz hiçbir zaman. Yani yaptığınızda diyelim kanseri tamamen çıkartıyorsunuz. Arkasından kemoterapi, gerekirse radyoterapi yerine göre veriyorsunuz. Ama o dolaşan kanser hücreleri bulunabildiği için uzak metastaz olabiliyor, başka şey olabiliyor. Siz onları takip ediyorsunuz ama çok çok erken evrede, yani bizim evre sıfır dediğimiz evrede yakalarsanız tam kür, normal bir insan gibi oluyor. O açıdan erken evrede yakalamak için bu tetkiklerin yapılması çok önem arz ediyor. Yani bu tarama programları. Bir diğeri de tabii belirtileri, bulguları bilmek. Yani bu da çok önemli, belirtileri bulmak, bilmek. Çünkü siz eğer bu belirtileri bilirseniz ona göre erkenden hekime gidersiniz. Aslında dedik ya, bir kısmı gerçekten erken evrede hiçbir şikayet yok. O yüzden zaten tarama yapıyoruz. Ama belirtileri… Hani eskiden bir şey vardı: “Veremden korkma, geç kalmaktan kork” diye. Aslında kanserden korkma, geç kalmaktan kork demek lazım. Çünkü geç kaldığınızda gerçekten tedavi bazen aşamasını… Tabii ki her aşamada biz tedavi yapıyoruz. Yani ileri evre olsa, kanser yayılmış bile olsa her evrenin kendisine göre tedavi protokolleri, prensipleri var. Buna göre tedavi yapıyoruz mutlaka. Ama erken evrede olduğu zaman hem hasta açısından daha kabul edilebilir, daha rahat bir tedavi oluyor. Çünkü bu kemoterapik ajanların ciddi tabii yan etkileri var. Hastalar cerrahiden korkuyor ama kemoterapi daha hastayı yıpratıyor, yoruyor o açıdan. Ama biz erken evrede… Bunlarda tabii genel belirtiler var. Mesela kanserde şimdi herkese bunları anlattırsam “bu bende var” ama bunların uzun süre devam ediyor olması, yani en azından bir hekime gitme açısından uyarıcı alarm belirtiler dediğimiz… Örneğin kilo kaybı. Sebepsiz kilo kaybı nedir? Mesela 6 ayda kilosunun %5–10’unu sebepsiz yere kaybetmiş bir kimse. Ya kilo kaybı başka şeyden de olabilir ama kanser de olabileceğini düşünmek lazım. Kilo kaybı önemli. Kansızlık, halsizlik, yorgunluk. Mesela istirahatle geçmeyen kas güçsüzlüğü. Yani mesela tempolu yürüyüşte hemen… Yani egzersize bir intolerans olması, hasta devamlı kendini yorgun hissetmesi. Bu değişik sebeplerle olabilir. Kansızlıkla olabilir, ondan sonra kas yıkımıyla… Çünkü kanserde kas yıkımı oluyor. Onunla ilgili olabilir. Özellikle bazı sitokinler salgılanıyor. Bunlar da, tıbbi terimlere girmemeye çalışıyorum, bunların etkisiyle halsizlik, yorgunluk, kas güçsüzlüğü devam eden… Mesela bazı kan hastalıklarında, lenfoma, lösemi gibi, sebepsiz ateş, gece terlemeleri mesela çok önemli. Bunlar gerçekten belirti olabilir. Yani bir lenfomanın, löseminin ilk belirtisi olabilir. Onun dışında mesela hastanın herhangi bir yerinde kitle. Düzensiz sınırlı, hatta düzenli sınırlı, memesinde kitle; başka bir yerinde kitle, her neredeyse yani anormal bir kitle. Bu iyi huylu da olabilir. Hani biz lipom diyoruz, yağ bezesi diyoruz. İyi huylu da olabilir ama onların da kötü huyluları var. Liposarkom var mesela. Tamam, çoğu iyi huylu ama kötü de olabilir. Büyüyorsa mutlaka hekime gitmek lazım. Yani kanamalar… Herhangi bir yerde diyelim ağızdan kanama, büyük abdestten kanama. Özellikle büyük abdestte hani hemoroid, basur karışabiliyor ama basuru olan biri aynı zamanda kanser de olabilir. Benim öyle hastalarım var. Basur ameliyatı da olmuş, aynı zamanda yukarıda kolon kanseri de var. Yani gizli kan olabilir. İlla aşikâr değil. Halsizlik yapabilir. Gizli kan, hani tahlille tespit ediyoruz ya. Kalın bağırsakta, mide bağırsak sisteminde ağızdan kan gelebilir, burundan kan gelebilir, öksürükle kan gelebilir. Yani aslında tümörün bulunduğu yere göre değişir. Yani hangi organda bulunuyorsa o organa özel bulgular olur. Mesela yemek borusundaysa tıkar. Hastada yutma güçlüğü olur, ağrılı yutma olur, yedikleri ağzına gelir. Yani tabii ki beslenemediği için ve kanser etkisiyle zayıflama olur. Yani tümör boğazda, boyun bölgesindeyse ses kısıklığı olur. Akciğere kaçar gıdalar, öksürük olur falan gibi. Akciğerdeyse öksürük, öksürükte balgamda kan, öksürükte kan. Ondan sonra nefes almada zorluk. Ses telleri dedik, ilgili sinirler tutulmuşsa ses kısıklığı. Pek çok şey olabilir. Midede ise yine yemekte mesela bir dolgunluk, karın ağrıları. Kalın bağırsak tıkanıklıkları… Kalın bağırsakta bulunduğu yere göre kanama, karın şişme, kalem gibi ince gaita. Ondan sonra bazen ishal olur. Hep kabızlık diyoruz ama ishal de olabilir. Yani bulunduğu yere göre değişir. Yine bazı kanserlerin salgıladığı hormonlara bağlı belirtiler; tansiyon yüksekliği gibi pek çok şey olabilir. Ağrılar olabilir. Yani vücudun bulunduğu yere göre… Örneğin kemik ağrıları, kas ağrıları. Mesela kemiğe, kasa metastaz yapmışsa, özellikle gece kemik ağrıları gözlenebilir. Ondan sonra mesela beyine metastaz yapmışsa, beyin tümörüyse baş ağrıları olabilir, felçler olabilir. Ondan sonra kişilik değişiklikleri olabilir. Safra yollarını tutmuşsa pankreas kanserinde safra yolu, karaciğer kanserinde sarılık, vücudunda kaşıntı izleri olabilir. Vücudunda iyileşmeyen yaralar olabilir. Mesela özellikle yüzde görürsünüz bazen, iyileşmeyen, yıllarca mesela hafif seyirlidir. O cilt, bazı cilt kanserleri yıllarca burnu aşındırır, yüzü aşındırır. Mesela bu tür kanserler her neredeyse. Veya çok hızlı benler vardır. Mesela malign melanom dediğimiz çok malign, çok kötü huylu bir kanser çok küçük olabilir. Yani eğer bir rengi koyulaşıyorsa, bu ne dediğimiz ben… Hani ciltlerde görürüz. Örneğin büyüyorsa, rengi koyulaşıyorsa, yanında yenileri çıkıyorsa, üzeri kanlanıyorsa, değişik semptomlar veriyorsa, kaşıntı yapıyorsa, bu değişik semptomları veriyorsa mutlaka hekime gidip bunları göstermek lazım. Hatta alıp incelemek lazım. Çünkü gerçekten bu malign melanom bazen çok küçüktür, bir yerde gider vücuda yayılabilir. Bu yönden dikkat etmek lazım. Yani aslında baktığınızda mesela rahim kanserinde kadınlık yolundan kanama, cinsel ilişki sonrası kanama, ağrılar; böbreklerle ilgili bel ağrıları, sırt ağrıları, idrar yollarında kanamalar… Yani aslında bir yığın, bulunduğu yere göre, şeye göre bunlar değişik değişik belirtiler verir. Hani eğer memedeyse memede kitle, memede çekinti, memede portakal kabuğu görünümü, koltuk altında şişlik, elde şişme… Yani bir yığın aslında belirtiler var. Meme başından kanlı akıntı, yani aslında çok önemli. Yani bunların hepsini ayrı ayrı, mesela bir meme kanseri için anlatıyorsak, şimdi bir saat anlatabiliriz. Meme başından akıntı; süt dışında her türlü akıntı patolojik. Berrak olabilir, illa kanlı olmaz. Ondan sonra düzensiz sınırlı kitle olur, memede çekmeler olur.Yani bununla ilgili kalın bağırsak mesela, rektum çıkışta kanserde devamlı bir tuvalet hissi olur. Tuvalete gider, boşalamaz. Yani bu belirtileri aslında bilip bu belirtilerle hekime gitmek lazım aslında. Şöyle tabii ki bu şeylere… Hani bazen geliyor, bana da geliyor: “Check-up yapalım, bedava check-up” aslında bedava check-up diyor. Orada size bir şey çıkartıp paranızı almaya yönelik. Bu öyle değil yani. Genel bir üniversite hastanesinde genel bir ultrason, bir akciğer grafisi… Yani birincisi bir defa bu alkolden, sigaradan kaçınılacak. Lifli gıdalar mesela çok önemli. Lif yemek… Bahsetmedik sanırım şey kısmında, kanseri önleyici. Özellikle kalın bağırsak kanserlerinde ne yapıyor? Lifler bağırsağa su çekerek gıdalar içindeki kanserojenlerin mukozadaki hücrelere temasını azaltıyor ve şeyi hızlandırıyor. Yani gaita geçişini. Daha az kanser oluyor. Bir de tabii burada onun oluşturduğu bazı şeylerdeki bakterilerin, özellikle o şeylerin buradaki immün sistemi destekleyici rolleri de var. Yani o yüzden beslenmede lifli, meyve sebzeden zengin beslenme önemli. Bir de D vitamini çok abartılıyor. Mesela D vitamini için günde 20 dakika, kolları açık, bahsettiğim saatler olmamak kaydıyla güneşe çıkmak yeterli. Buyurun Hocam, bir şey söyleyeceksiniz herhalde.


Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Hocam, lifli gıdalar derken mesela birkaç tane isim verebilir misiniz Hocam?

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Tüm lifli gıdalar… Mesela meyve sebze. Yediğiniz o sebzeler, meyvelerdeki lif… Tabii ki kabuklu gıdalar güzel. Kabuğuyla ama bunların da maalesef içinde pestisitler var. Eğer şey değilse… Elma örneğin kabuğuyla yemek lazım ama maalesef bir de pestisitler… Onları söylemeyi unuttuk sanırım. Pestisitlerin de kanserojen etkileri var. Bu insektisitler, hani kullanılıyor ya, bir yığın yan etkileri var. Yanında… Hani bu meyve sebzeleri de çok iyi yıkamak lazım. Tabii bunların da içinde bazı şeylerle bulaşan, özellikle eskiden vardı, ascaris, Karakoyunlu Deresi falan, şey yapılmadan önce biliyorsunuz bağırsak parazitleri şeyleri… Ama iyi yıkayarak, belki biraz sirkeli suda biraz bekleterek… Gerçi evde bekletiyorsunuz, dışarıda lokantada yiyorsunuz, başka yerde yiyorsunuz. Yani dediğim gibi mesela eti diyoruz, mutlaka pişirin diyoruz. Çiğ köfte yiyoruz. Şimdi çiğ köfte… Hani Urfalılar diyorlar ya, konudan konuya geçiyoruz ama… Şey öldürüyor aslında, öldürmüyor şeyleri ama onu da iyi yerden almak lazım. Bu trişinozis biliyorsunuz. Çiğ köfte… Şimdi ben de yiyorum yani, mutlaka yiyoruz, mecburen yemeden olmuyor ama maalesef o acı biber şey yapmıyor yani, o trişini öldürmüyor. Mutlaka pişirmek lazım. Belki pişirince de çiğ köfte olmuyor. Böyle dengeyi nasıl sağlayacağız bilmiyorum.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Çok zor işiniz Hocam. Siz dediniz ya yara oluyor, yıllarca sürüyor. Kanser geldi mi öyle ne kadar uzun süre, ne kadar yani kaç…


Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Şimdi Hocam, şimdi şöyle: Götürüyor diyorlar ama şimdi kanserin bulunduğu yere göre oluyor. Benim bahsettiğim yıllarca, mesela bazı cilt kanserleri vardır. Çok yavaş seyirlidir. Görürsünüz yüzünde, burnunda, burnunu aşındırır. Onlar yavaş seyirlidir. Ama mesela malign melanom 6 ayda öldürür.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Minimum maksimum ne kadar Hocam?


Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Minimum maksimum değişir Hocam. Şeyde bile değişir. Örneğin hücrenin bölünme hızına göre. Bizim Ki-67 diye bir şey var. Proliferasyon, hücre bölünme hızı. Şimdi biraz önce söyledik ya, her hücrenin aslında ne kadar bölüneceği genetiğinde yazılı. Başka bir şeyden ölmezse sizin aslında her hücrenizde hayatınızda ne kadar yaşayacağınız belli. Hücrelerin ne kadar çoğalacağı belli. Ancak bu kanser hücrelerinde telomeraz enzimi denen bir şey var. Neyse oralara girmeyeyim. Yani bu şeyi ne yapıyor? Sınırsız demeyelim. Onlar da ölüyorlar ama böyle kontrolsüz bir şekilde çoğalıyorlar. Yani kanser hücreleri. Şimdi ne kadar hızlı bölünüyorsa, bu bölünme hızını gösteren Ki-67 dediğimiz bir şey var. Mesela meme kanserinde %12 de var, %70 de var. %12 olan yıllarca yaşar, 10 yıl yaşar. Ama hiçbir şey yapmasanız da yaşar. Ama %70 olan hiçbir şey yapmazsanız birkaç ay içinde, yani 6 ay içinde öldürür. Çünkü bu bölünme hızıyla ilgili. Her kanserin, bakın sadece meme kanserinde değil, kolon kanserinde de… Kanserin tipine göre değişir. Kanserin tipinin içinde, özellikle bölünme hızını belirleyen faktörler var. Mesela Ki-67 dediğimiz hücre bölünme hızını gösterir. O ne kadar yüksekse o kadar hızlı yayılır. Yani tabii bir hücre kanser oluyor. 1, 2, 4, 8 katlanarak çoğalıyor ya, bölünerek çoğalıyor. Bölünerek çoğalırken siz o kanser bir hücreden 1 cm gelene kadar belki 6–7–10 yıl oluyor. Ama 1 cm’den 2 cm’ye olan bölünme hızı diyelim 2 aysa, 2 ay sonra 2 cm oluyor. Halbuki siz o 2 ay bölünme hızıyla bir hücreden o 1 cm gelene kadar belki 7 yıl geçti. Yani mesela meme kanserinde ortalama 2 ay diyelim. 2 ayda bir hücre… Mikroskopta 1–2–4… Ama dikkat edin, 1 cm’den de 2 cm’ye tabii ki içinde biraz ölenler oluyor. Tam 2 cm olmasa da 1 cm’den 1,5 cm’ye gelmesi 2 ay sürebiliyor. Yani katlanarak çoğalıyor, bölünerek çoğaldığı için kanser hücreleri. Sonuçta her hücre bölünüyor. Bölünerek çoğaldığı için o süreci belirleyen hücrelerin bölünme hızı. Bir kısmı ne kadar diyelim çok kısa sürede, bir ayda bölünüyorsa katlanma hızı 1 ay; 6 ayda bölünüyorsa katlanma hızı 6 ay. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Hocam şimdi doktora gidiyoruz. Doktora diyoruz boğazımız ağrıyor, şuramız ağrıyor, buramız ağrıyor. Orada tahlil, tetkik falan yazıyor. Onların içerisinde bu kanserle ilgili bir şeyler yazıyor mu?

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Hocam bütün olarak kanserle ilgili tarama… Şöyle, kanser spesifikamız yok Hocam. Kanser spesifik şeyler var tabii ki. Mesela prostat spesifik antijen gibi prostat için. Bazı genel kanser antijenleri var, karsinoembriyojenik antijen ama sigara içiyorsanız onlar biraz yüksek olabilir. Veya karaciğer, diyelim bağırsak tıkanıklığı varsa biraz yüksek olabilir. Yani iyi huylu hastalıklarla da bazen bunlar bir miktar yükselebiliyor. Biz kanser belirtileriyle zaten gittiğinizde diyelim ultrason yapılıyor, bir şey yapılıyor. Şimdi bunları böyle rutin yaptırıp psikoza girmeye gerek yok Hocam. Yani zaten bu belirtiler varsa, siz rutin gittiniz diyelim, ultrason yaptınız, anormal bir şey varsa zaten ikinci aşamada bunlar yapılır. Şimdi her gittiğinizde tüm hastalara bu tetkikleri yaptırma şansınız yok. Çünkü onun maliyeti var. Mesela genetik var, o zaman tüm genetiği yaptır. Bir hasta için neredeyse bir hastanedeki hastaları şey yapacak maliyete mal olur. Yani hem maliyet açısından etkinliği hem de size bir getirisi olması lazım. Ancak şüphelendiğinde yapılır bu şeyler Hocam. Şüphelendiğinde yapmak lazım.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Bir daha şeyi diyeceğim. En çok mesela tehlikeli kanser türü ne? Yüzdeye göre…

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Tamam anladım Hocam. Daha önceki sorularınızın şeyleri kalmıştı. Onları en sona bırakalım. Hocam, şimdi mesela ana tiroidin papiller karsinomu diye bir kanseri var. İyi huyludur ama ameliyat yaparsınız, 50 yıl yaşar. Ama papiller kanserlerin bir kısmı anaplastik kansere dönüşür. , onların %1’i o 6 ayda öldürür. Yani tedavi etmezseniz 3 ayda öldürür. Şimdi anaplastik kanser, bakın tiroidin normalde tiroid kanserleri işte boyunda kitle kanserdir. Yıllarca yaşar. Ameliyat edene kadar belki 10 yıl yaşamıştır. Ameliyattan sonra da 30 yıl yaşar. Ama o papil kanserlerin bir kısmı, %1 kısmı dönüşüm sağlıyor. Başka bir mutasyonla anaplastik kansere dönüşüyor. Mesela onların şeyi çok hızlı ilerliyor. Yani ne kadar hızlı deyin, yani adeta büyüdüğünü gün gün görüyorsunuz. Yani orada direkt invaze ediyor. Yine pankreas kanseri mesela, sürü şeyi kısa. Yani ameliyat etmezseniz ortalama işte 6 ay yaşarken, ameliyat ettiğinizde de ortalama işte 2 yıl, 5 yıl yaşar. Yani tabii benim 11–12 yıl yaşayan vaka var ama bu istatistiki olarak baktığınızda ortalama yaşayacağı süre yani budur. Yani hani biz istatistik… Yoksa bir hasta çok uzun süre yaşar, birisi çok kısa yaşar. Ortalamalarını söylüyoruz. Mesela benim anaplastik kanserden, tiroid, 2 yıl 3 yıl yaşayan hastam var ama ortalama baktığınızda bu hastaların, bu yeni ilaçlarla biraz daha uzadı belki, çok hızlı ilerler şeyde. Onun dışında mesela kanserlerinde dediğim gibi bazı kanserler var, çok hızlı ilerler. , bazı kanserler var, çok yavaş diyelim ilerler. Onun da hani biz kansere baktığımızda grade dediğimiz bir şey var. Grade 1 ise aynı kanserin nedir? , çıktığı hücreye ne kadar benziyorsa, ne kadar az bölünme, mitoz dediğimiz bölünme hızı varsa, işte ne kadar çok çıktığı hücreye yakın doku oluşturuyorsa, bunlar uzun süre yaşar. Ne kadar böyle çıktığı hücreye benzemiyorsa, ne kadar mitoz bölünme hızı fazlaysa, biraz önce de bahsettik Ki-67 gibi, bunlar daha hızlı. Yani mesela aynı şeyin grade 1’i vardır, grade 3’ü vardır. Aynı kanserin diyelim meme kanseri mesela, lüminal tümörler meme kanserinde ameliyat edersiniz, 10 yıl 20 yıl yaşar. Yani 10 yıl yaşama şansı %90’ın üzerindedir. Erken evreyse, bakın evre 1’de yakalandı, uzak metastaz şeyi yok. 10 yıl, 20… Benim 30 yıl, 34 yıl yaşayan hastalarım var meme kanserinden. Yani 34, hâlâ yaşamaya devam ediyor Kütahya’da. Ameliyat olmuştu. Ordayken ameliyat etmiştim, almıştım. Öbür memede de olmuş. Geçenlerde beni aradı oradaki arkadaş. Yani bunlar yine Urfa’da. Ben çünkü bu… Biz kanser hastalarıyla uzun süre takip ediyoruz. Adeta evleniyoruz. Çünkü bunlar uzun süre takip etmek gerekiyor. , bunları biliyoruz. Yani kayıtlarımız var, hastane kayıtları var. Ama bazı kanser, diyelim şimdi kanser meme kanseri uzun yaşıyor. Bize geliyor. Evre 4 meme, yara içinde kalmış. Alttaki kemiği, kasları tutmuş, karaciğeri tutmuş, akciğeri, kemiği tutmuş, beyni tutmuş. Artık bunda çok uzun süre yaşam süresi beklemiyoruz. Yani 6 ay içinde bu hastalar ne yaparsanız yapın. Ha bundan sonraki tabii ki ne yapıyoruz? Hasta daha konforlu yaşasın diye bu defa. Yani kanser tedavisi sadece cerrahiden ibaret değil. Sadece ilaçtan ibaret değil. Şimdi kanser tedavisinde tabii yeni ilaçlar da geliştiriliyor. Biraz önce işte immünoterapi dediğimiz, kanser aşıları dediğimiz, yani mesela son gelinen noktada işte kanser hücrelerini alıp ona karşı antikor oluşturup tekrar kişiye verme, bireyselleştirilmiş tedavi dediğimiz, bununla ilgili çalışmalar devam ediyor. Gerçekten hani biraz önce sorduğunuz sorulardan biri Küba’da mesela, hani kanser aşısı falan dedikleri aslında Küba’nın şeyi şu. Küba biliyorsunuz bu şeyden, biz nasıl bize ambargo koydular, SİHA’ları, İHA’ları yaptık. Vermediler Patriotları. Ondan sonra biz kendi Hisarlarımızı yaptık. Bizi F-35’ten çıkardılar, Kaan’ımızı yaptık. Onlara da Amerika ilaç vermedi. Şimdi kendi ilaçlarını tabii ki… Ancak burada şu var. Biraz önce de Ziya Özal’ın ona da baktım ilaç yapılmış mı diye. Çünkü kısa sürede baktım. E, şey olarak biz şeyden sanırım 5 kala 9’a, 5 kala falan görüşmüştük. Bir geç kalma 10 dakika nedeni de onlara bakayım diye oldu.  siz onları soracağım deyince dedim bir bakayım en azından. Tabii ki önce Ziya Bey’den başlayayım. Bir defa Hocam hangi ilaç olursa olsun, hele hele kanser ilaçları zehirdir. Zakkum da zaten bir zehirdir. Zehirler. Şimdi bu ilaçlar zehir olduğu için zaten insanları bu kadar sarsıyor. Görünen hücreleri düşün, saçları dökülüyor. Bu hastaların kan hücreleri azalıyor, halsiz oluyor. Yani hastalar adeta gerçekten kan kemoterapi alan hastaları gördüğünüzde çok ciddi… Hani cerrahiden sonra bir gün ağrı, ağrı kesici veriyorsunuz. İkinci, üçüncü gün mesela biz bazı meme kanserlerini öbür gün eve gönderiyoruz. Tiroidleri öbür gün eve gönderiyoruz. Diğer kanserleri en geç 3 gün, bir hafta sonra eve gönderiyoruz. Yani hastalar normal yaşantısına dönüyor ama kanser öyle değil. Etkileri şeylerce sürüyor. Hele siz bu bilmediğiniz bir ilacı diyelim çay yapıyorsunuz, çok atarsanız… Yani şimdi bu kanser yaparken minimum etkin doz, minimum öldürücü doz, maksimum etkin doz gibi böyle şeyler vardır, tabirler. Yani ne kadar dozda bu ilaç etkiler, ne kadar dozda da bu öldürür. Yani şimdi bazı ilaçlar var. Örneğin talidomid örneği var. Gebelikte bulantı kusma için Türkiye’ye gelmedi. Allah’tan.  20 yıl sonra keşfedildi ki şey yapıyor. Bir, insanlar gebe işte sakat çocuklar doğduktan sonra bu ilaca bağlandı. Şimdi siz bu ilacı alıyorsunuz, işte o doktor su vermiş. Ben biliyorum hastalarımdan, o şey ya meme kanseri geçen hâlâ yatıyor. Ameliyat edeceğim, pazartesi günü memesi… şey vermişler, ot vermişler. Kanser yayılmış vücuda. Daha hâlâ işte bu enfeksiyon şey değil diyormuş. Yani yayılmış, küçük tespit etmişler yani. Tabii hastaya bir şey diyemiyorsun. Gider Allah korusun vurur eder. Al başına bela. Ondan sonra vicdan azabı çekersin. Ama yani abi, çok benim hastalarım oradan ot, oradan su. Ya bu eğer kanser ilacıysa yani bu böyle olmaz Hocam. Etkin maddesi bulunur. Etkin. Çünkü bizim, bakın, tüm Türkiye’de ciddi ilaç fabrikaları var. Avrupa’nın ilacını biz basıp gönderiyoruz ama bu işte vize kartı gibi; her şey yaptığınız şeyine bakın. İlacını siz oradan almıyorsunuz. Sadece formülüne lisans ödüyorsunuz. Para ödüyorsunuz yani altına “şunun lisansıyla” yazar. Yani onun maddesini aldığınız için değil, onun formülünü kullandığınız için o lisans hakkını ödüyorsunuz. Adam trilyonlarca para harcıyor bunu bulmak için ama şey yaptığı zaman katrilyonlarca para kazanıyor. 1000 tane maddeyi deniyor. Yani şimdi bir ilacı etkin bile olsa diyelim bu ilaç etkin. Mesela aspirin nedir aslında? Söğüt yaprağı. Biz söğüt yaprağını kaynatıp içmiyoruz artık, belli. Çünkü hangi doz verirsen; 300 miligram altında verirsen kan sulandırıcı, 500 miligram verirsen ağrı kesici, 1 gram verirsen işte mide kanatıyor falan gibi. Yani çünkü bu dozların belirlenmesi lazım. Etkin dozunun ne kadar verilecek? Yani bu verdiğin ilaç başka yere etkisi var mı? Örneğin aspirini alın bakalım 5 gram, mide kanamasından ölürsünüz. Yani basit. Bakın zararsız bir ilaç diyoruz. Günde hatta 100 miligram, 300 miligram kan sulandırıcı kullanın diyoruz. 5 gram alın, öldürür. Şimdi o istediğiniz ilacın içinde o etkin madde kaç gram var bilmiyorsunuz. hangi madde etkin bilmiyorsunuz. Yani madem bu ilaç etkin, Ziya Özel’de de karşı olunan nokta oydu Hocam. Yani bu ilaç tabii ki şeydir, doğrudur. Ama içindeki işte zakkum, oleander ne olurdu unuttum, şimdi o ilaç hakikaten varsa bu formülize hâline getirilir, saflaştırılır. Önce şimdi doku kültürü var. Eskiden yoktu. Önce doku kültürlerinde, kanser doku kültürlerinde bakılır. Bunu öldürüyor mu? Tamam. Geçenlerde bir arkadaş dedi ki, akrep zehriyle biz bir çalışma yaptık. Bu dedi kanser hücrelerini öldürüyor. İyi de ilaç yapalım. İyi dedim, verelim. İnsanları da öldürüyor. İnsanları da öldürsün. Yani bu böyle olmaz Hocam. Orada doku kültüründe kanser hücresini öldürdü. insanı da öldürüp karaciğerini harap ediyorsa ne olacak? Beyni harap ediyorsa, böbreği harap ediyorsa, kalbi harap ediyorsa? Çünkü her ilacın kalp üzerine, karaciğer üzerine, böbrek üzerine, beyin üzerine etkileri var. Her ilacın, bakın, kemoterapi de öyle değil mi Hocam? Kemoterapi de öyle. İşte o yüzden dozunu ayarlamak lazım. Fazla verirseniz o ilaçlar öldürür. Şimdi zakkum da öyle Hocam. Zehirdir sonuçta. Yani bu ilaç tabii ki kullanılabilir. Yani bu ilacın içindeki hangi etkin madde ayrıştırılıp bulunup o ilaç üzerine formülize edilip siz onu yaptığınız zaman trilyonlar kazanırsınız. Ama bu böyle olmaz. Yani insanlar denek değil. Veya övseydi verdiği insanlar… Yani önce hayvanlarda çalışılır. Hayvanlarda olumlu sonuç aldıktan sonra etkin bir ilaçla kıyaslanır. Ondan sonra faz çalışmaları başlanır. İşte gönüllü gruplar vardır. Yani ya umutsuz hastadır ya şeydir onun gibi. Şimdi o yüzden dolayı da yani tabii ki orada iki tane yanlış oldu. Birincisi Ziya Özel’in yaptığı kesinlikle yanlıştı. İnsanları denekliyor. Ölebilirdi. Hasbelkader ölen olmamış, bilmiyoruz. Ama öbür taraftan da oradaki o zamanın şeyleri diyeceklerdi ki: “Kardeşim sen şey yaptın, gel ama biz burada bunun sana şey tanıyalım. Sen bunun çalışmalarını yap.” denilebilirdi yani. Ha Amerika’ya gitti. Şimdi baktım ben hemen, şeyden önce bir ilaç yapılmış mı diye. Henüz onunla ilgili, en azından zakkumla ilgili bir kanser ilacı var mı diye baktım. Henüz daha yok. Yani bir çalışması ve şeyi de yok. Yani bir faz çalışması da yok. Sadece bu şey, hayvan çalışmaları falan yapılmış daha henüz. Ama insanlarla ilgili bir çalışma daha yapılmamış. İnşallah yapılır, çünkü ihtiyaç var. Kanser. Gerçi şimdi kanserde artık bu tür ilaçlardan daha çok immünoterapiye dönüldü. Yani immün sistem, biraz önce bahsettiğim işte kansere akıllı ilaçlara, immün sistemi geliştirici ilaçlara, kanser aşısı dediğimiz ilaçlara… Gelelim Küba olayına. Küba’da da olay benzer şekilde Hocam. Yani bunlar bilimsel deneme. Şimdi baktım Küba’da dedim kanser için bir tane ilaç formülize edilmiş. çünkü bir dönem Çin bunu açtı. Çin’de şey olunca herkes derdi ya, işte espri de yaparlardı. Biri çalışma sunmuş, bir ilacı denemiş, %33’ünde faydalı olmuş, %33’ünde faydasız olmuş. %33’ü ne oldu demişler, üçüncü tavuk kaçtı demişler. Yani üç tane tavuklu… Yani onun gibi bir çalışma yapmanın prensipleri olmalı, şeyi olmalı, açık olmalı. Tabii ki burada birtakım arada duygu, biraz önce de söylediniz; ilaç şirketlerinin veya dışında, aynı zamanda bunu olduğu gibi onların nasıl bu işten de duygu sömürüsüyle para kazanan insanlar olduğu için maalesef bu işin sonu gelmiyor. Yani insanlar da sonuçta bakın neydi o Apple’ın şeyi; kendisi erken evrede pankreas kanseri yakalandı, gitti Hindistan’a. Bitkisel tedaviye geldiğinde, 6 ay sonra tüm her tarafına metastaz olmuştu ve çok kısa sürede öldü. Bu Jobs neydi o? Steve Jobs muydu? Tabii yani pankreas kanserinden öldü. O erken evrede yakalanmıştı aslında ama bitkisel tedavi o. Bakın ne kadar kültürlü, entelektüel olsanız da Hocam, Allah korusun öyle olunca insanlar doktorun dediğine değil, komşunun dediğine, bilmem şeyin dediğine daha çok inanıyor. Çok ilginç. Çünkü öbürü umut satıyor. Biz umut satmıyoruz. Biz doğruyu diyoruz ki ya bunun şeyi budur ama öbürü umut sattığı için “ben seni tedavi edeceğim” diyor, “anadan doğmuş gibi olacaksın” diyor. İnsanlara umut sattığı için hemen insanlar umut alıyor. Ama doğrusu bu değil. İnşallah öyle olur. Biz öyle olmasını umut ediyoruz. Dernek olarak suç duyurusuna falan bulunuyor musunuz? Böyle duygu sömürüsü yaparak Hocam bunları… Vatandaşın şimdi biz kime bulunacağız ki? Vatandaş yani. Bunları vatandaşın ihbar etmesi lazım. Yani bizim dernek olarak Sağlık Bakanlığı bunları yakalarsa ceza verir. Ama bunlar vatandaşı öyle bir nasıl ikna ediyorlarsa artık, bu şey dolandırıcıları gibi. Hani bazen telefonu açıyorlar, işte yok senin banka hesapların şöyle böyle diye, herhalde hipnotize ediyorlar. Şimdi ben bir anımı anlatayım. O zaman yine bir vakadayız. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Anımızdan sonra soru cevap bölümüne geçelim belki. Arkadaşlar… 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Tabii tabii Hocam, her türlü soruya açığım, sıkıntı yok. Bir tane doktor, ben de oradayım. Beni de tanıyanlar var. İşte meme kanserinde böyle hastam oldu, şöyle yapıyorum diye reklamını yapıyor. Dedim ne kullanıyorsunuz? Bir tane ilaç söyledi dedi. “Ben” dedi “getirtiyorum Rusya’dan.” Baktım parazit ilacı Hocam, hem de hayvanlarda kullanılan. Dedim ya, baktım bu hayvanlarda kullanılan parazit ilacı falan. Yani biraz bozuldu ama yani vatandaş bilmiyor zaten. Rusça yazıyor, şey yazıyor. Ha biraz immün sistem tabii, insanlar böyle oradan pozitif enerjiyle biraz immün sistem modüle olabiliyor. Hani kendi kendine onun olumlu placebo etkisi deniyor ya. Yani bu placebo ve antiplacebo etkisi de çok önemli Hocam. Yani iyileşeceğim diyen insan daha çok iyileşir, kötü olacağım diyen insan kötü olur. Yani bu vücudun immün sistemini modüle etmesi. Hani placebo etkisi dediğimiz, hastaya birine gerçek ilaç veriyorsun, birine yalancı ilaç veriyorsun. Yalancı ilaçtaki hasta, yani o ilaçla iyileşeceğini düşündüğü için aslında iyileşiyor. Yani o ilacın etkisi değil. Vücut içindeki immün sistemi modüle ettiği için, düzenlediği için. O açıdan yani immün sistem etkisiyle bir miktar olur. Ama yani buna kalkıp da böyle gerçekten bunu tedavi edecek şeyler varken hastanın hayatıyla oynamak doğru değil diye düşünüyorum. Başka ne sorunuz vardı? Çok konudan, hani konudan konuya geçiyoruz şey olunca. O yüzden bir de o Eskişehir’de vefat eden hocaya… Ona da hemen bir şey yaptım. Doktorun ismi de bir çıkmıştı. Hemen bir şey olarak orada da yani dediğim gibi herhangi bir çalışma veya şey beyan etmemiş. Sadece çıkmış. Ben işte bir şeyle ilgili dedim, onunla ilgili bir maddeden bahsediyor. Çok kısa süreydi çünkü, 5 dakikada ilaç var mı diye. Onunla ilgili de henüz bir ilaç şey yapılmamış yani. Ha içinde neler varmış, onlara baktım yani. Çünkü süre bir 10 dakika falandı. İçinde D vitamini var, C vitamini var, bir şey iki tane bitki ekstresi var. Bir tane de bir kimyasal var. Yani bir takviye gıda gibi bir şey aslında. C vitamini var, D vitamini var. Hatırımda kaldığı kadarıyla. Bir de şey… C vitamini, D vitamini. Nedir? Çok şu bitkiciler çok şey yapar. Neydi? Zencefil, zerdeçal var. Bir de bir şey daha var. Yani bunlar varmış içinde. Yani tabii ki bunların da şeyinde, hani bir miktar doğru; D vitamini, C vitamini bunlar bir miktar antioksidandır, şey yapar. Ondan sonra yani tabii ki bir miktar büyümeye şeyleri durdurabilir ama kanser böyle, dediğim gibi, spesifik bir şey yok. Yani işte çıkmış, doğru belki bu çalışmaları nerede yapmış, nerede yayınlamış? Hani çıkıyor diyor ki ben çıkıyorum, diyorum ki kanseri %100 şey yaptım ama benim çalışmam nedir, nerede yayınlanmış? Hangi çalışmayı nasıl yapmışım? Yani üç tane tavuğu erip birini kaçırmış mıyım? Yoksa gerçekten bilimsel manada çalışmalar mı yapmışım? Yani böyle bir çalışma falan yayınlamamış. Emekli bir doktormuş. Ben de sen söyleyince baktım hemen. Yani o yüzden hani teferruatlı bilgim yok ama o kısa sürede hemen bu bilgilere ulaştım. Yani henüz onunla ilgili yayınlanmış bu konuyla ilgili bir çalışması yok. Şimdi söylemek kolay Hocam. Ben de söylüyorum. Ben de diyorum, siz de diyebilirsiniz %100. Suyu satanlar da öyle diyor. Ben şuna verdim iyileşti, buna verdim. Ama öyle bir hasta var mı yok mu kimse bilmiyor. Ama öyle bir ikna ediyor ki, ben diyor şöyle bir hasta geldi, verdim diyor, 6 ay sonra gördüm hiçbir şey yoktu diyor. Ama öyle bir hasta var mı kimse bilmiyor. Ya psikolojikmen bazen oluyor sizin dediğiniz gibi. Bizde bir yaşlılarımız bazen mesela işte başım ağrıyor, şey var. Renkli şekerler var mesela, evet. Onlardan veriliyordu, atıyordu ilaç niyetine, iyi geldi falan oluyordu. Yani placebo etkisi dediğimiz şey Hocam. Yani sonuçta vücutta onunla endorfinler salgılanıyor. İmmün kanser içinde de immün sistem aktive oluyor. Yani immün bağışıklık, immün dediğimiz bağışıklık sistemi tabii ki. Ama bunlar böyle iddia etmek için Hocam ciddi çalışmalar yapmak lazım. Ben kanserde bitkisel tedaviye, fitoterapiye karşı değilim. Her zaman söylüyorum. Ama bunun şarlatanların elinde olmasını değil, üniversitede olmasını istiyorum. Ki artık üniversitelerde başladı. Bunların içindeki etkin maddelerin bulunup artık… Biz gidip söğüt yaprağını kaynatmıyoruz. Eskiden bize işte ot, onlar karnımız ağrıdığında akbaba başı falan denirdi, böyle nenelerimiz kaynatır içerdik. Hakikaten fayda görürdük. İçinde bir madde vardı ki ağrı kesici. Şimdi aspirinin artık söğüt yaprağını kaynatmıyoruz. İçinde asetil salisilik asit olduğunu ve onun etkisi olduğunu bilerek onu kullanıyoruz ki biz o maddeyi bulalım. Neyse, bunlar hakikaten bu suların içinde, bu bitkilerin içinde ne varsa bununla ilgili işte eczacılar, şeyler ki bununla ilgili de fitoterapi çalışmaları, bununla ilgili ciddi çalışma yapanlar da var. Yani sonuçta baktığınızda bazı kanser ilaçları, taksanlar, bitkisel kökenli ilk etapta. Yani bunlar eskiden gelenekten kullanılan şeyleri araştırmışlar, ciddi çalışma yapmışlar. O içinde taksanları tespit etmişler ve ilaç haline getirip şu an adam onun için milyon dolar harcıyor. Ama şey yaptığı zaman, o ilacı bulduğu zaman 1000 tane madde çalışıyor. Bir tanesini tutturduğu zaman ondan 100 milyon dolar kazanıyor. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Yan etkileri var değil mi Hocam? 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Tabii tabii. Her ilacın yan etkisi var Hocam. Su içmenin bile yan etkisi var. Boğazınıza kaçabilir Hocam. Yan etkisiz hayatta… Bana bazen soruyorlar. Diyorum ki hiçbir şeyin garantisi yok hayatta diyorum. Giderken Allah korusun adamın tepesine bir şey düşüyor. Yani bu ilaçların tabii ki yan etkileri var. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK:  Aktarlarda maşallah yok. Mesela işte şu ilaç şu hastalığa, şu ilaç değil de şu bitki şu hastalığa, şu bitki şu hastalığa. Ya diyorsunuz oraya gittim o zaman iyileşirim. Daha doktora moktora gerek kalmaz yani. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Keşke öyle bir şey olsa, biz de istiyoruz Hocam. Sonuçta biz de insanız. Biz de hasta oluyoruz. Bizim de çoluk çocuğumuz var yani. Biz de bunların olmasını tabii ki isteriz. İlaç sektörü, biraz önce de bahsettiniz, ilaç sektörü hiçbir zaman %100… Hani söylüyorlar ya, gerçekten bazı şeylerde bunun doğruluk payı var mı? Var.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Hocam son bir sorum daha olsun benim. Hep, ondan sonra arkadaşlara bırakayım. Hocam bir de eskiden Türk filmlerini izlerdik. İşte kan kanseri oldum derdi, ondan sonra ölürdü falan. Böyle duygusal filmlerde en tehlikeli olduğu için herhalde kanser deniyordu. Şimdi en çok, en tehlikelisi hangisi? Bir de zaten zamanlamayı söylemiştiniz. 6 ay minimumu da olabiliyor, 6 sene de olabiliyor.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Şimdi Hocam kanserin evresine göre değişir, tipine göre değişir. Yani aynı kan şey olarak. Şimdi kan kanseri dediğimizde mesela işte lenfoma, lenf kanserleri var, lösemiler var. Şimdi akut olanlar; akut miyeloblastik, akut lenfoblastik lösemiler daha şey ama kronik olanlar daha uzun süre. Yani ki bunlar da tedaviyle uzun süre remisyon dediğimiz, yani hasta tamamen kür olmasa da şey yapıyor. Hani romatizmadan insan ölmüyor ama ilaçlarını alıyor, rahatlıyor gibi. Bunlarda da remisyona giriyor. Düzeliyor, şikayetleri azalıyor, hayatını yaşıyor. Tekrar olduğu zaman işte akut mu, yani kanla ilgili şeyler özellikle. Biraz önce de bahsettim, bu bazı B semptomları dediğimiz işte bazı bunlara yönelik lenfoma var, lösemi var. Mesela lenfoma, lenfle ilgili işte lenf bezlerinin büyümesi. Onun da değişik tipleri var. Hodgkin, non-Hodgkin, Burkitt, MALT gibi. Onun dışında yine kanserinin yani bunlarla ilgili değişik kemoterapik ajanlar, ilaçlarla uzun süre yaşayabiliyorlar ama bazen akut krize girip aniden, hızla da ölebiliyorlar. Yani bu, hani bunun süresini ben normal diğer hastalarıma da hiçbir zaman şu kadar diye süre vermem yani.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Anladım Hocam. Teşekkür ediyorum Allah razı olsun. Şimdi İbrahim Hocamın bir sorusu var. Israrla sormak istiyor. Tanışıyorsunuz belki de. 

İbrahim ÖZCAN: İyi akşamlar Hocam. Allah razı olsun. Esasında çok detaylı bir açıklama oldu. Kafamızdaki birçok sorulara da cevap oldu. Ben şunu söyleyeceğim. Şimdi Hocam çok güzel bir tespit yaptı. Şimdi alternatif tıp, yani bilimsel olmadıkça işe yaramıyor. Bunu anladık. Şimdi Hocam ben diyorum Kore’de, Çin’de, Fransa’da, Özbekistan’da, bir de Amerika’da yani bilimsel olarak üniversite bünyesinde özel botanik ve alternatif tıp üzerinde çalışmalar ve araştırmalar var. Otlarla ilgili. İşte belli bir zamanda ekilecek, belli bir zamanda toplanacak. Ondan sonra onun üzerine bu kimyasalların yerine alternatifte böyle gelişiyor. Ama demek ki herhalde biz savunma sanayinde ilerledik ama sağlık açısından böyle bir laboratuvar var mı Türkiye’de? Böyle bir çalışma var mı Hocam?

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY:  Var Hocam. Laboratuvar var, ciddi olarak bu konuya devlet yatırım yapıyor. Hatta GETA dediğimiz geleneksel tıp uygulamaları hemen hemen her üniversitede, hastanelerde polikliniklere açıldı. Yani bilimsel zeminde yapılması için bu konuda çok ciddi çalışmalar ve destekler var. Ve hem üniversitelerde, tıp fakültelerinde fitoterapi bölümleri var. Fitoterapi dediğimiz bitkisel tedaviye yönelik çalışmalar. İşte bunlardan ilaç molekül geliştirmeler. Ki bizim aslında ihtiyacımız olan bu, fitoterapiden moleküle gitmek. Yani ilacı şu kadar kaynatıp içelim değil. Bunu nasıl ilaç haline getirebiliriz? Molekül haline getirip, işte hap haline getirebiliriz, enjeksiyon olabilir. Yani ilaç haline getirip sattığımızda, su satmaktan diyelim su satıyorsak 1 lira kazanacaksak, şey sattığımızda 1.000 lira kazanırız, 10.000 lira kazanırız, 100.000 lira kazanırız. Çünkü bazı şeyler gerçekten çok ciddi kanser ilaçları, pahalı. Milyonluk. Bazen hani devlet bunları ödüyor ama hastanın bakıyorsun bir ay, iki ay ömrü uzasın diye. Ben bazen onkologlara söylüyorum. Ya bu kadar ciddi hani devletin ödemediği şeyi, devlet işte endikasyon dışı denen bir şey var. Mahkemeye veriyor, mahkeme de kabul ediyor ve bazen bir ilacın maliyeti bir hastaya yıllık maliyeti 20–30 milyon, devlete maliyeti oluyor. Şimdiki parayla eski 20–30 milyon, bazen 50 milyon, 100 milyon ciddi şeyleri oluyor. Hani bunları biz ilaç haline getirebilirsek ülke ekonomisine katkı olur. Ve devlet bu konuda da hem geleneksel tıp uygulama, GETA dediğimiz sanırım geleneksel tıp şeyleri poliklinikleri var. Hem de bununla ilgili eczacılık fakültesi çalışmaları var. Yani eskisinden ziyade şimdi daha fazla var. Bu konuda şey Hocam, eskiden bu kadar yoktu. 

İbrahim ÖZCAN: Son sorum Hocama. Şimdi Hocam, erken teşhisten bahsettiniz. Birçok yani şunu şunu yaparsanız, şunu bilsin…Şimdi biz 3 ayda bir mesela aile hekimine normal, belli bir yaşı geçtiğimizde gidip kan tahlili veriyoruz. Hocam, iyi mi yeterli? Çok böyle spora girmemek lazım. Güzel, gidiyoruz. Mesela ben kendim için yani belli bir yaştayım, Müslüm Hocamla falan aynı yaştayız. Diyoruz ki mesela Hocamla, “Kimle ne istiyorsun ya?” Dedim ki “Tiroid’e bak, ciğerimize, akciğerimize bak. Bir de benim yaşta olduğum için prostatla ilgili PSA var mı falan onlara bak” diyoruz. Onlara bakıyor. Onu söylemesi lazım bir belirti bulduğu zaman değil mi? Yani biz bilemeyiz. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Tabii şöyle Hocam, şöyle. Tiroidde diyelim bak Hocam şimdi, şöyle tiroidde diyelim bir nodül var. Bu nodül ultrasonla ve klinik olarak kötü düşündürüyor veya tiroid kanseri veya riskli gruptasınız. Boyuna radyasyon aldınız diyelim veya ailenizde tiroid kanseri var veya işte tiroidle ilgili işte lenf nodu şişmiş, ses kısıklığı var. Bunlar varsa onunla ilgili tetkikler tabii ki yapılıyor. Ama her şimdi baktığımız zaman her üç kişiden birinde tiroid nodülü var. Şimdi herkese kalkıp tüm tetkikleri yapmanın… Bir kere yapılır, normalse hani yılda bir belki yapılır ama her 3 ayda bir tüm böyle kanser şeylerini yapmanın şeyi yok. Ama sizin mesela prostatla ilgili diyelim şikayetiniz varsa, diyelim bir idrar yolunuzda kan var. İşte mesela prostat kemik ağrıları da yapar. Erken evrede bulunduğu yer itibariyle kemiklere hasta olabilir veya işeme problemleri varsa tabii ki bunlara bakılır. Ama her gelene tüm kanser tetkiklerini baştan aşağı yapma gibi bir şey Türkiye’de de yok, dünyada da yok ki. Keza biz Türkiye’de sağlığı çok liberal kullanıyoruz. Şimdi Amerika’da, Almanya’da, ben Amerika’da da çalıştım, Almanya’yı da çok iyi biliyorum. Yani orada maalesef, diyeyim bazen gerçekten şey aleyhine, hastalar aleyhine, daha çok ekonomik bakıyorlar ve orada bir tetkiki yaptırmanız mümkün olmuyor bazen. Yani Türkiye sağlık açısından gidip 10 tane akciğer filmi her yerde çektirebilirsiniz. Amerika’da bir kere çektirdiniz, ikincisini cebinizden ödersiniz. Sağlık sigortanız ödemez. “Yok Hocam bununla ilgili bir şikayetiniz yoksa sağlık sigortanız ödemez” der. Yani Avrupa’da da yani bizde gerçekten her türlü tetkikler, tomografiler, filmler, her türlü şey gırla gidiyor. Yani gereksiz ve bunların %90’ı da gereksiz maalesef. Yani Hocam biz doktorumuzu bekleyeceğiz, yönlendirecek. Yani biz siz kendiniz bakın Hocam. Şöyle sizin mesela diyelim şikayetiniz varsa, diyelim bir baş ağrınız var geçmeyen veya işte bir nörolojik şey oldu. Hani bunlara çok girmedik. Mesela diyelim bir kişilik bozukluğu olur, kısmi felç olur, işte bir yerde uyuşma olur, bir şey olur. Yani o bulunduğu yere göre. O zaman gidip bir beyin MR’ı çektirmek gerekir. Yani hani devamlı baş ağrısı. Ama şimdi hiç olmayan baş ağrısı yok, hiçbir şikayet olmayana her gelene “ya sende olabilir” diye her beyin MR’ı çektirmiyoruz. Veya işte şimdi diyelim risk faktörü vardır. Akciğer tomografisi. Şimdi taramada mesela düşük doz kontrastsız akciğer tomografisi yani akciğer riski varsa çekilebiliyor ama rutinde bir akciğer grafisi yeterli olur. Onu da hani yılda bir kere çektirmek yeterlidir. Ama hastanın hemoptizi yani balgamında kan geliyorsa örneğin… Siz prostattan bahsettiniz. Hiçbir işeme şikayeti olmayan, idrarında kan olmayan birinde yani bir kere bakmak yeterli, 3 ayda değil hani. Mideye endoskopi tabii ki bir kere yaptırın ama kolonoskopi dedik, tarama mutlaka yaptırın ama gidip her yıl kolonoskopi yapmanın bir şeyi yok. 10 yılda bir yeterli. Her yıl çok şüphe varsa gaitada gizli kan bakılabilir. Yani bazı şeyleri de çok abartıp bunun psikozuna girmemek lazım. 

İbrahim ÖZCAN: Tamam da Hocam şimdi şöyle Hocam, yani bir şikayetim yoksa… Affedersin dedim mesela ishal olursa, kabız olursa, çok aşırı şekilde olursa şikayet olur. Ama diyorsunuz ki kanser öyle bir sinsi ki yani hiçbir şeyden haberiniz yok, bir anda çıkıyor. Erken teşhis önemli. Erken teşhis için yani birkaç kan değerini aile hekimi yani ben sormadan kendisi yazması gerekmez mi?

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Hocam hangi kan değerini, hangi birini yazsın ki? Ben size 100 tane… Yani bu belirti onu düşünüyorsa siz şimdi hekime gideceksiniz, yılda bir mutlaka aile hekiminize gidin. Aile hekiminiz sizi muayene etsin. Diyelim tiroidde nodül saptandı, onunla ilgili ultrason isteyecek. Diyelim sizin mide şikayetleriniz var, endoskopi isteyecek. Kalın bağırsakla ilgili diyelim büyük abdestte kabızlığınız var, büyük abdestinizde kanamanız var, işte büyük abdest sıklığınızda değişiklik var, gaitada gizli kanınız var. O zaman sizi gönderecek, kolonoskopi yaptıracak diyelim. Yani bulunduğunuz şikayete göre. Yoksa “bu sizde olabilir, bu olabilir” diye tüm böyle baştan aşağı tüm tetkikleri isteme diye bir şey yok. Evet, bu yapılabilir mi? Yapılır ama 40–85 milyon insana bunu yaptığınızı düşünün, Türkiye’nin ekonomisi yetmez.

İbrahim ÖZCAN: Tabii tabii. Teşekkür ederim Hocam. Sağ olun.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: İbrahim Hocam, Şanlıurfa milletvekili, aynı zamanda meclis amirimiz rahmetli Halil Özcan Beyefendi’nin abisi. Bu arada geçtiğimiz günlerde sanırım herhalde sene-i devriyesiydi. İbrahim Hocam, tekrar başınız sağ olsun. 

İbrahim ÖZCAN: Allah razı olsun inşallah. Allah razı olsun. Sağ olun. Teşekkür ederiz.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Salih Başkanım. Sen herhalde bir şey sormak istiyorsun sanki. 

KASSAK - USSAM Komisyonları Başkanı Salih KURT: Ben el kaldırmadım da ben de. Merhabalar diyeyim Ali Hocam’a. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Salih Hocam nasılsınız? İyisiniz inşallah. 

KASSAK - USSAM Komisyonları Başkanı Salih KURT: Teşekkür ederim. Sağ olun. Değerli Hocam siz nasılsınız? 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Allah razı olsun. Vallahi çok şükür Hocam, uğraşıyoruz. Koşturmacaya devam.

KASSAK - USSAM Komisyonları Başkanı Salih KURT: Hocam hâlâ yatıyoruz evde. İyileşemedik bir türlü. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Öyle mi? Aa Hocam vallahi bir sene oldu neredeyse.

KASSAK - USSAM Komisyonları Başkanı Salih KURT: Evet. Ayaklarımda yaralar kapanmadı Hocam ya. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Hocam damar problemi falan yok değil mi? Yani damar problemi, nörolojik problem yani uyuşma falan var mı? 

KASSAK - USSAM Komisyonları Başkanı Salih KURT:  Uyuşma yok, öyle nörolojik bir şey yok ama şu an %90 savdı gibi tam küçük yaralar kaldı. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Şeker hastalığı var mı? 

KASSAK - USSAM Komisyonları Başkanı Salih KURT:  Yok Hocam. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Ha iyi, o zaman iyileşir yani. Çünkü bu tür şeylerde genellikle yani oraya kan yeterince gitmediği zaman veya damar olarak yeterince uyarılmadığı zaman yaralar iyileşmez. Yani o sinirle uyarı önemli, kan gitmesi önemli. Tabii kan gitmesi ve sadece arter değil, ven dediğimiz damar, her ikisi sağlam olacak. Bir de basıya maruz kalmaması lazım. Yani devamlı hareket ediyorsunuz değil mi?

KASSAK - USSAM Komisyonları Başkanı Salih KURT: Kıymetli Hocam, davetler geliyor. Mesela bugün, biz de davet edildik, gelemedim ben mesela. Ama konuşmalar, bazen konferanslar oluyor. Geçen Taksim Camii’nde bir konferansımız oldu. Mecbur ana konuşmacı olarak Mustafa Kuran Hocamızın cenazesi oldu. Oğlu vefat etti. Allah razı olsun. Ben şimdi kendi adıma değil de burada genel başkanımız var, Mehmet Ali ÇELİK Bey adına, bu adam prostat. Bunu bir türlü tedavi edemiyoruz Hocam. Bunu bir elden geçirin size zahmet.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Hocam tabii prostat hipertrofisi; iyi huylusu var, kötü huylusu var. Aslında prostat kolay tedavi edilebiliyor artık yeni şeyler var. Şimdi lazerle hatta eritme yöntemleri diyelim. Yani lazerle buharlaştırıyorlar son şeylerle. Çok güzel. Eskiden TUR’la yakarak içini boşaltırlardı aslında. Tedavi edilebiliyor prostat ama inşallah iyi huylu prostat değil mi Mehmet Ali Hocam? 

TİNGADER Genel Başkanı Mehmet Ali ÇELİK: Kıymetli Hocam, güzel fikirlerinizden çok faydalandık. Allah sizden razı olsun. Tabii prostat bende vardı ama son 23 aydır ejder meyvesi var. Bu ejder meyvesi hakikaten enteresan bir meyve. Bütün dostlara tavsiye ederim. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Kabuğuyla yiyin diyorlar Hocam. Doğru mu? 

TİNGADER Genel Başkanı Mehmet Ali ÇELİK: Kabuğuyla yemiyoruz. Gayet güzel dilimliyoruz. Böyle ince ince, portakal dilimlerinden daha küçük dilimler halinde.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Evet, evet biliyorum Hocam. Ama tadını beğenmedim ben pek. 

TİNGADER Genel Başkanı Mehmet Ali ÇELİK: Yok yok, tadını beğenmeden de olsa şifa niyetiyle ben bu konuyu çözdüm. Çözdüm Allah’ın izniyle. Şimdi gelelim sorumuza. Şimdi kanser dünyayı artık siz de dediniz, İsrail nasıl merkezden etrafına yayılıyorsa, bir hücrede ufak bir yerde bir leke gibi başlayan bir virüs… O yüzden Hocam erken önlemini almak lazım. Biz herhalde İslam dünyası, İsrail’in erken önlemini alamadı. Şimdi çevreye inşallah bu aşamada bunu çözmek lazım. Yoksa çözmezsek ileride daha büyük problem olur. Sorun şöyle Hocam, hatırlattınız Hocam. İsrail’de kanser yok diyorlar. Doğru mu? 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Yok Hocam, yalan. İnsanlarda da kanser var. Hep onu söylüyorlar ama İsrail’de yapılan yayınlara, bu vesileyle ilgili daha önce de birkaç yerde söylendi. İsrail’de de kanser var ve o konuda çok yayınları da var. Yani kafadan yazmıyorlarsa bu tarz yazıları, orada da kanser üzerine yayınlar çıkıyor. 

TİNGADER Genel Başkanı Mehmet Ali ÇELİK: Şimdi bir laf vardır: “Duvarı nem, adamı da gam yar” diye. Şimdi dünya,  milletler ailesi, günümüz şartlarında baktığımızda teneffüs ettiği havası, içtiği suyu ve gıdalarının oldukça insan sağlığına zararlı olduğunu ve öyle tükettiğimizi ve bundan kaynaklı da kanser olaylarının, Covid-19’un da ilave edilmesiyle genç yaşlara kadar indiğini gözlemliyoruz. Hatta ve hatta Isparta’da 7 yaşındaki bir çocuğun kanserden ölmesi geçen hafta oldukça bizi de üzmüştü. Haberini yapmıştık bu konunun. Şimdi genç yaşlara kadar bu kanser olaylarının son zamanlarda oldukça yaygın hale gelmesinin Covid’le alakası var mıdır? Diğer etkenler de buna sebep midir? 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Şimdi Hocam şöyle söyleyeyim. Çocukluk çağı kanserleri var. Biz tabii çocukluk çağı kanserleri daha çok çocuk cerrahlarına gidiyor ama çocukluk çağına özgü, o dönemde rastlanan kanserler var. Özellikle kemik kanserleri, karaciğer kanserleri, böbrek kanserleri çocukluk çağında gözleniyor. Sadece o değil, diğer bölge kanserleri de gözleniyor. Ama baktığımız zaman diğer kanserlerde, kanserojenlerde biraz önce de bahsettiğim gibi siz de dediniz. Örneğin biraz önce siz söyleyince aklıma geldi. Mesela plastikler neredeyse her yerde. Bu plastikleri kullanıyoruz. Bu plastikler artık kanımızda dolaşıyor. Okyanusun derinliklerinde var; mikroplastikler. Bunların artık kanserojen etkileri biliniyor. Hem kanserojen etkileri yanında aynı zamanda östrojenik etkileri de var. Yani özellikle meme kanseri, endometriyum kanseri gibi kanserlerde etkinlikleri, yani neden oldukları belirlenmiş. Şimdi Covid’in etkisi var mı? Ana sorunuza gelince, tabii ki Covid’in gerçekten, biraz önce immün sistem üzerinden kanserleri bahsettik. Yani şimdi kanser hücreleri immün sistemden kaçan hücrelerdir. Şimdi kanser hücresinin özelliklerine bakınca ne diyoruz? Birincisi sınırsız çoğalma, yani sınırsız gerçi onlar da sonuçta ölüyor; tam bir sınırsız değil ama kontrolsüz ve sınırsıza yakın bir çoğalmaya sahip. Devamlı çoğalma şeyi var. İkincisi apoptoz dediğimiz programlı hücre ölümünden, kendi kendini öldürmekten kaçıyor. Onun dışında immün sistemden de, yani diğer şeyleri geçeyim, yani onlardan da bahsetmiştim. İmmün bağışıklık sisteminden de kaçıyor. Şimdi bağışıklık sistemi bu hücreleri normalde kanser oldu mu yakalayıp öldürmesi lazım. Bundan da kaçacak mekanizmalar geliştiriyor. Zaten son ilaçlarda işte programlı hücre ölümü, PDL1, PDL gibi değişik bunlara yönelik, bunlara kanser hücrelerinin oluşturduğu şeyleri yok eden, bunları bloklayan ilaçlar geliştiriliyor. Veya işte kanser aslında tek başına değil, çevresiyle birlikte kanser. Yani bunun kanser mikro çevresi dediğimiz buna yönelik ilaçlar geliştiriliyor. Bu sistemi Covid etkilemiş, artırmış olabilir mi? Yani kanseri artırmış olabilir mi? Şimdi Covid belki immün sistemi etkileyerek mevcut kanseri şey yapmış olabilir. Tabii Covid’le ilgili şu şeyler hep soruluyordu Covid döneminde. Bunlar bir gen sonuçta baktığınız zaman. Aslında Covid aşısına, özellikle Biontech’e baktığımızda, kanser aşısı geliştirilirken Covid çıkınca Covid aşısına dönüştürüldü. Yani burada bir şey karşı bir ses gitti mi? Evet. Bunlar da ne yapıyor? O şeye antikor oluşturma. Covid’e karşı, Covid mikrobuna karşı bir antikor oluşturma. Burada nasıl kanser hücresine karşı antikor oluşturulurken, burada Covid’e karşı, Covid’in kendisi virüs olarak, bu Covid virüsü acaba kansere neden olabilir mi? Kanser insidansı Covid geçirmeyenlere göre eğer çok istatistiksel olarak anlamlıysa, çünkü bunların database’i Türkiye’de de artık var. Şu an Medula sisteminden. Eskiden çok kayıtlar sağlam değildi. Şimdi ya kaydolmuyordu ya mükerrer kayıt oluyordu gittiğinden kanser hastaları. Şimdi kanser hastalarıyla bu database dediğimiz yani mesela 100.000 kişi araştırılıyor. 100.000 kişi içinde diyelim, daha da fazla bazen 300-500.000 kişi içinde Covid olanlar ve olmayanlar. Şimdi Covid olanlarla olmayanlar arasında kanserin neden olduğu bilinen diyelim alkol kullananları çıkarıyorsun. Tamam alkol neden, çıkarıyorsun. Sigara kullananı çıkartıyorsun. Şunu çıkartıyorsun, kaldı kala kala elinizde bazen 1.000 kişi kalıyor. O 1.000 kişiyi diğeriyle kıyaslıyorsun istatistiksel olarak. Ha burada artmış iken mi dediğiniz zaman, evet Covid bu mikrop buna kansere neden olmuş diyebilirsiniz. Çünkü aynı kişi hani belki de başka bir kanserojen nedeniyle bu kansere yakalanmış olabilir. Yani bunun için de bir zaman gerekiyor. Yani bu süre çok az zaman gösterecek. Bununla ilgili tabii ki veriler, şeyler takip ediliyor. Yani tüm bu kanser verileri database tutuluyor, takip ediliyor. Sayın Hocam, bir de şimdi tıp fakültelerinin tamamına yakın, bütün üniversitelerdeki GETAT bölümlerinde fizyo, fizyoterapiyle ilgili, fitoterapi… Evet, geleneksel tıp, geleneksel tıp uygulamaları. 

TİNGADER Genel Başkanı Mehmet Ali ÇELİK:  Evet demiştiniz. Biz acaba bu konuyla ilgili bizim böyle uluslararası bilimsel akademik hakem kurulu bir dergimiz var. Uluslararası TİNGADER Türkiye diye, tüm internet gazeteci ve gazete derneği olarak Mehmet Ali Çelik’in işte öncülüğünde devam ediyor bu. Şimdi önümüzdeki Nisan sayısına bu konuyla ilgili fitoterapiyle ilgili, fizyoterapiyle ilgili bir yazı acaba kimden alabiliriz veya sizden mümkün müdür?

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Olur Hocam. Yani şu an fitoterapiyle eczacılık fakültelerinde daha çok şey yapıyorlar ama biz de istiyorsanız ben de onunla ilgili fitoterapiyle ilgili bir şey yapabilirim, hazırlayabilirim.

TİNGADER Genel Başkanı Mehmet Ali ÇELİK: Hay hay, çok memnun oluruz. İnşallah bunu biz Mart ayının içerisinde sizden alalım inşallah.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY:  İnşallah. Tamam Hocam.

TİNGADER Genel Başkanı Mehmet Ali ÇELİK: Peki. Çok teşekkür ederim.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Ben teşekkür ederim Hocam. Çok sağ olun. Çok teşekkürler, iyi günler Hocam.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Arkadaşlar sorusu olan var mı Hocamızı? Bayağı yorduk.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Yok Hocam, ben sıkıntı yok, daha sorusu olan arkadaşlarım rahatlıkla sorabilirler. Biz bildiğimizi söyleriz, bilmediğimizi bilmiyoruz deriz rahatlıkla. Sıkıntı yok.

İbrahim ÖZCAN: Aklıma geldi Hocam. Bu son zamanlar eşek sütü şey oldu. Çok meşhur oldu. Yani kanser için mi? Var mı kanser için? He sözde de şimdi bizim de bir yakınımız hasta, gariban. Diyorlar ki bak bunun parası pulu yok. Ne Avrupa’dan ilaç getirtti, ne gitti, eşek sütüne devam etti. Bir iki aya düzeldi. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Gerçekten kanser miydi yoksa ya?

İbrahim ÖZCAN: Kanserdi Hocam. Kanserdi.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: İyi Hocam, onunla ilgili o zaman bir şeyler söylemek lazım. Eczacılık fakültesi bunu araştırsın. Tabii biz tedavi kısmındayız aslında. Bunun gerçekten böyle bir şeyse bununla ilgili çalışma yapıp önce tabii bu çalışmaları artık deneysel bazda, önce etkin maddeleri hangisi etkin, yani veya hangisi etkin olmasa da önce hayvan çalışmaları… Çünkü biraz önce de söylediğim gibi insanlarda direkt çalışma yapmak etik kurul onayı alamazsınız. Yani bir çalışma yapmak için belli bir aşamaya geldikten sonra etik onay alıyorsunuz. Yani herhangi bir ilaç çalışması için bile. Bakın biz bir… 

İbrahim ÖZCAN: Hocam bir de son soru şunu sorar, Hocam tıpla ilgili. Özel hastaneye gidiyorsunuz, tabii biri ya diyor ki bunlar para yoluyor. Hükümete gidiyorsunuz, hocalar ilgilenmiyor, asistanlara bırakıyor hastaları, daha tecrübe kazanmamış. Yok öbür şeye diyorsunuz, araştırma okullarına gidiyorsun üniversiteye, bunlar hep araştırma yapıyor, deney yapıyorlar hastanın üstünde. Böyle bir şey olur mu yani Hocam, böyle bir şeyler?

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Vallahi ülke politikaları hakkında şimdi ne diyeyim yani sonuçta… Tabii ki özel hastaneler parasını kazanacak ama işini doğru yapıyorsa parasını da kazansın, ona bir şey demiyoruz. Üniversitelerde, devlet hastanelerinde tabii asistan var ama onların da ciddi bir yoğunluğu var. Tıp fakülteleri tabii devlet hastanesi statüsünde değil yani. Biz 657’ye tabi değiliz, normal özerk statüsü var. Yani orada tabii ki eğitim kurumları, doğru, eğitim kurumları. Ama burada böyle insan üzerinde, biraz önce hep konuşuyoruz, insan üzerinde deney olmuyor Hocam. Yani mevcut bir ilacı bile denemek için Sağlık Bakanlığı’ndan, yani patentli başka bir endikasyonla kullanacaksanız veya mevcut doz dışında kullanacaksanız, bizim bir yerel etik kurulumuz var. Çalışmalar yapmak için oradan onay alıyoruz. Yani etik kuruldan almadan yaptığınız çalışma hem suç hem de hiçbir dergide yayınlatamazsınız. Mutlaka etik kurul onayı gerekiyor. Etik kurul onayı da eğer ilaç bazlı ise, yeni endikasyon veya doz değiştirecekseniz mutlaka Sağlık Bakanlığı’nın etik kurulundan onay alıyorsunuz. Yani böyle hani insanlar üzerinde deney yapılıyor, şu yapılıyor… Bu biraz şehir efsanesi Hocam. 

İbrahim ÖZCAN: Tamam, onu kabul ettim Hocam. Yayından bahsettiniz, ben de bir hocayım, doktorum aynı zamanda, mühendis ve doktorum. Evet. Şimdi bir yabancı dergide yayın için benden istiyorlar 500 doları bas, yayınlayalım. Yani incelenmeden yayınlanması kâfi mi? Yani yayınlarından bak.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: O ayrı bir şey tabii Hocam. Şöyle söyleyeyim: Şaibeli dergiler diye biliyorsunuz, Sağlık Bakanlığı bizde her dönem, iki dönem, üç dönem bize de geliyor. Tabii bizde artık şey yok, diyor ki: “Bakın, şaibeli dergilerde yayın yaptıysa yayınını iptal edin” diyor. Şimdi şaibeli dergiler doğru, maalesef Türkiye’de ve dünyada var. O şaibeli dergilere parayı basıp yayınlatabiliyorsunuz ama diyor ki böyle bir şey varsa, şaibeli dergi varsa, siz onun yayınını yok sayın diyor. Yani bu… 

İbrahim ÖZCAN: O zaman Sağlık Bakanlığı şart koysun, desin ki araştırmayı hangi dergide, şu şu şu dergilerin dışında yayınlamak yasak. Desin. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Yasak diyemez Hocam, özgür irade. Siz yayınlarsınız ama onu akademik yükseltmede kullanamazsınız sonuçta. Milyonlarca dergi var, hangisinin ismini saysın? Bir o şekilde olmuyor. Diyelim mesela biraz önce bahsetti Tingeder dergisi. Yani yarın öbür gün atıf alır. Onun dergileri, yayınları da kabul edilir. Yani her dergi şaibeli diye bir şey yok. Önemli olan siz onu kontrol etmeden…

İbrahim ÖZCAN: Atıf alabilir mi Hocam? Yani birisi yayınladı, ben de bunu alacağım, inceleyeceğim. Doğru çıkarsa atıf yaparım, doğru netice çıkmazsa reddiye yazmam lazım. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: İşte bu tabii editöre mektup yazılıyor. Doğru dediğiniz gibi. Maalesef bu işin kuralı sadece yayına indirgenince bu iş kolaylaştı bir taraftan. Belli bir puanı tutturdunuz mu doçent olma… Bizim zamanımızda sınav vardı. Biz üç kişi sınava girmiştik. 2000 yılında ben doçent oldum, 2005’te de profesör oldum. O zaman sabah üç kişinin sınavı sabah 9’da başladı, akşam 5’te bitti. Önce yayınlarımız tartışıldı, arkasından ameliyat yaptık, arkasından vaka tartışmaları oldu, arkasından sözlü sınav oldu falan. Yani üç kişinin sınavı 9’dan 5’e kadar sürmüştü. Sonra biz hoca olduk. Bizim zamanımızda artık sadece sözlü sınav vardı. Sözlü sınavda her biri için 45 dakika süre vardı. Şimdi onu da kaldırdılar. Sadece yayın yapıyorsunuz. Tabii ki bunun sadece yayın yapılarak akademik yükseltme olmalı mı olmamalı mı, bana göre sadece yayın yaparak akademik yükseltme olmamalı. Mutlaka bunun adil olması isteniyorsa mesela board sınavları var. Ben mesela Amerikan boardunu da kazandım. Profesör olduktan sonra aldım. Avrupa boardunu profesör olduktan sanırım 7–8 yıl sonra, Amerikan boardunu en az 10–15 yıl sonra aldım. Türkiye boardunu 2001 yılında almıştım sanırım. Yani board sınavlarına girip en azından oradan geçip bir şart konulabilir. Yazılı sınav getirilebilir. Çünkü artık sadece yayın yapıyorsunuz ama bu kişinin bilgisini bilmiyorsunuz. Bu kişi asistan eğitecek, öğrenci yetiştirecek. Tabii ki bunlar mutlaka belli kriterler. Çok değerli hocalarımız var, bunları değerlendiriyorlar, mutlaka bununla ilgili çalışmaları var, zaman zaman düzeltmeler yapıyorlar ama şu an ciddi bir tıp dışı bölümlerde hoca açığı var ki henüz daha bu aşamalar tam oturmadı.

İbrahim ÖZCAN: Hocam, Müslüm Başkan’ın ilk sorusuna dönüyorum. Hatırlarsınız bir ara deli dana çıktı. Ondan sonra Çernobil konusunda biz çaylarımızı toprağa gömdük rahmetli Özal döneminde. Ama yurt dışında Birleşmiş Milletlere hükmeden İsrail kalkıp “300 bekerel (bq) olursa faydalı olur” dedi. Eski çayları yeni çaya karıştırıp dünyaya servis yaptılar, sattılar.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Yani şöyle, ben tabii olayı… Çernobil’i hatırlıyorum, onu da hatırlıyorum ama İsrail çay üretmiyor. Bizim çayları mı şey yaptı? Anlamadım. Yok.

İbrahim ÖZCAN: Yok şimdi biliyorsun, şimdi İngiltere’deki, İngiltere’ye hükmeden lordların çoğu Yahudi kökenli tüccar olarak, 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Onlar Seylan’dan alıyor Hocam. Efendim yani onlar üretmiyor. 

İbrahim ÖZCAN: Onlar üretmiyor ama yayın yaptırdılar bütün dünyada, “300 bekerel olsa faydalı olur” dediler. Bu netice biz çayımızı gömdükten sonra çıktı. Bu 300 bekerel vücuda faydalıdır, fazla olursa zararlıdır diye eski çayı, yeni çayı karıştırıp dünyaya servis yaptılar. Ama bizim Rize’deki çaylarımız Çernobil’den etkilendi diye toprağa gömüldü. Hatta bir bakan da içti ya böyle alenen bak. Evet, evet. O da hasta oldu. Öldü sonradan bakanımız. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: İbrahim Hocamın sorduğu bir soruyu hatırlatayım. Hocam şimdi asistanlar mesela işte, ben gidecektim muayene, tedavi için. Mesela kardeşim bana öğretmen ya dedi, “Senin ne işin var” dedi, “Üniversiteye gidiyorsun, oradakiler asistan, acemi, işte berberliği başında öğrenir” falan. Hocam ben gittim, bayağı memnun kaldım. Şöyle söyleyeyim, hani çünkü o yeni başlıyor Hocam. Öğrencilik işi yok, yeni Hocam. Yeni başlayan birine şey olmaz.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Şimdi biz de tıp fakültesinde düşünelim. Genel cerrahide bizim 5 yıldır süremiz. Şimdi o 5 yılın hemen gelir gelmez onun üzerinde öğrenmez. Bu insanlar önce serviste, poliklinikte çalışır, bizimle ameliyata girer. Nihayetinde son şeylerinde de, diyelim son yılında da bizim gözetimimizde ameliyatlarını yapar. Doğru, asistanlar da yapar tıp fakültesinde ama her zaman hoca gözetimindedir. Yani bir şu ana kadar bununla ilgili tüm dünyada böyle. Ben Amerika’da da bulundum. Avrupa’nın değişik ülkelerinde ameliyatlara girdim. Her yerde bu böyledir. Yani hoca gözetiminde daha kurallara uygun ameliyat olur. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Yani bir tecrübeli şoförle, işte şoförlüğe yeni başlamış biri gibi olmuyor.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Hocam insan iki yerde hata yapar. Bir, çok tecrübesizse; ikincisi de çok tecrübeli olup çok kendine güveniyorsa, “bir şey olmaz” diyorsa. O yüzden yani tecrübe çok önemli ama kurallara uymak da en az onun kadar önemli. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Yani üniversitelere gidebiliriz. Asistan doktora rahat rahat muayene olabiliriz. Kafalarına takılan bir şey oldu mu? Göz önünde oluyor. Anladım. Var mı İbrahim Hocadan başka sorusu olan arkadaşlarımız?

İbrahim ÖZCAN: Hocamızı yorduk ama gene de bu dünyadaki ilaç tekeline dönelim. Hakikaten yani bu ilaç tekeli insanları sömürüyor mu? Yani bizim Türkiye’de kontrolsüz mü giriyor her şey? 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Yok, kontrollü Hocam. Türkiye kontrollüsüz giriyor demeyelim ama ilaç sektörü de kendi içinde birbiriyle… Yani ilaç sektörü düşünün. Mesela obezite ile ilgili veya şeker hastalığı ile ilgili. Şimdi şeker hastalığı diyor ki laparoskopi malzemeleri üretenler, işte ameliyatla şekeri yok ediyoruz. Doğru. Öbürü de diyor ki “Biz yeni bir ilaç geliştirdik.” Biz de onunla böyle… Sanayiler arasında tabii ki bir rekabet var veya işte başka beslenmede böyle. Bu rekabet devam ediyor ve bu rekabet devam edecek. Sonuçta buradan ciddi paralar kazanıyorlar. Kendi işlerinde rekabet var, sektörler arası rekabet var. Yani tabii burada siz bu sektörü domine etmediğiniz sürece, siz parayı veren olduğunuz sürece zararı siz görüyorsunuz. Onlar parasını kazanıyor. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Bir de ilaç sektörleri mesela elemanları işte doktorları ziyaret ediyor. “Şu ilacı yazın, şu ilacı yazın.” Bununla ilgili şey var mı, böyle doktor–firma ilişkisinde?

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Şimdi şöyle diyelim, eskiden mesela numune falan bırakırlardı. Şimdi o yok. Sadece şimdi biz etki maddeye bakıyoruz. Diyelim aspirin dedik. Nedir? Asetil salisilik asit. Ama aspirin muadili ilaçlar var. Tabii ki aynı şeyden, aynı dozu kullanarak 10 tane firma var. Herkes kendi ilacının yazılmasını isteyebilir. Biri mesela, benim bu konuda tercihim, eğer bunun yerlisi varsa ve güveniyorsam o firmaya, yerliyi tercih ederim. Ama tabii ki güvenmiyorsam sonuçta mecburen… Mesela benim çekincem şu dönemde nedir? İsrail. Bu daha çok şeyde oluyor, daha çok işte malzeme bazında. Diyelim lazer getiriyorlar bazen. Zaten beni tanıdığı için kesinlikle “Hocam bu İsrail malı değil” diyorlar. Demo yapıyorlar mesela. Hani benim çekincem oldukları için, yani o tür benim lazerli işte hemoroid, lazerle şu bu falan… Sonuçta siz teknolojiyi yaptığınız zaman, kim teknolojiyi yapıyorsa o parayı kazanıyor. Çünkü biri yapıyorsunuz, ona satıyorsunuz, 100’e satıyorsunuz bu şekilde.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Peki daha net sorayım Hocam. Doktorun yazdığı ilacı X ilaç firması görüyor mu? Veya X ilaç firması “Şu doktor bize ilacı yazdı, şu doktor yazdı” diye görüyor mu?

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Yok Hocam. İlaç sistemden. Ha sistemden yazıldığı için hastanın ilacını sadece hasta görebilir. Bir de gittiği eczane, hangi eczaneyse tercihini girerek orası görebilir. Yani doktor görür, hasta görür ve satın aldığı eczacı görür. Onun dışında üçüncü bir şahıs göremez. Yani size mesaj gelir, e-Nabız’ınızda gözükür. Eczacı da sistemden görür. Yani ilacı alacağınız zaman size bir kod verilir. T.C. kimliğinizi girersiniz, oradan görülür ve o ilacı aldıktan sonra o ilacı başka kimsenin görmesi ancak e-Nabız’ınıza birileri girerse, vermişseniz şifrenizi, o görür. Yani onun dışında kimse görmez.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Yani şöyle bir iddia vardı ya, işte “Şu ilaç ne kadar çok yazılırsa doktor o kadar ilaç firmasından prim alıyor” veya ne bileyim işte şunu alıyor bunu alıyor.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY:  Şimdi şöyle, onu tabii belki istatistiksel olarak takip ediyor olabilir. Yazdı yani olabilir mi? Olabilir. Böyle şeyler olabilir. İnsanın olduğu yerde her türlü şey olabilir yani mutlaka. Yani bunun olmaz diye bir şey yok. Ama dediğim gibi şu sistemde reçeteyi… Çünkü girdiniz, doktora muayene oldunuz, reçetenizi yazdı sistemden. Size bir kod verdi. O yazdığı şeyi siz e-Nabız’ınızdan görebilirsiniz. Gittiğiniz eczacı girip oradan kodu girerek, tercihinize girerek görebilir. Bir üçüncü şahsın görmesi şu an mümkün değil.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Peki Hocam, ilaçlar sürekli gelişiyor mu? Yeni yeni ilaçlar çıkıyor mu? 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Tabii yeni ilaçlar çıkıyor. Yeni yeni, sizin haberiniz nasıl oluyor Hocam? Mesela… Gerekse biz tabii şöyle, daha çok ilaçları kongrelerde, değişik yerlerde, yayınlarda, bilimsel yayınlarda görüyoruz. Sonra firmalar gelip… Eskiden çalışırlardı, şimdi çalışmıyorlar. Eskiden firmalar belki dahiliyecilere çalışıyor olabilirlerdi. Hani gelip size “Bizim böyle bir ilacımız çıktı” deyip tanıtıyorlar ilaçlarını. Reprezentant dediğimiz, prezente eden kişiler. Onlar gelip ilacını, “İşte şöyle bir ilacımız çıktı, endikasyonu budur, şudur” diye veya bir broşür bırakıyorlar. Zaten onunla ilgili çıkmadan önce de, eğer bu konuyla ilgiliyseniz, siz zaten onun yayınlarını okumuş oluyorsunuz. Yani bir ilaç, diyelim bir alanla ilgili çalışıyorsunuz. Örneğin ben kanserle ilgili çalışıyorum diyelim. Onunla ilgili zaten ilaçların, ilaç firma ismi olarak değil ama ilaç ismi olarak, onunla ilgili şeyleri zaten okumuş, bilginiz oluyor.

İbrahim ÖZCAN: Devlet kontrol ediyor mu Hocam laboratuvarında o ilaçları? Yayını yapılmış şey etmiş ve burada önce kontrolden geçiyor, sonra kontrol ed…

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Hocam mutlaka kontrol ediyordur. Devlet sonuçta bu ilaca… Yani mutlaka kontrolsüz olmaz. İlaç şirketleri büyük. Türkiye’nin, Avrupa’nın mesela Pfizer’ın fabrikası var İstanbul’da. Avrupa’nın ilacını basıyor. Şimdi bunu kontrolsüz içinde eksik madde katıyor mu? Hakikaten hani bu şey yapıyor mu? Veya Deva var, Türk firmaları, işte bir yığın Türk firmaları var. Bunların her birinin fabrikası var. Yani Türkiye’de ciddi bir ilaç sektörü var. Ama tabii dediğim gibi bu ilaç sektörünü biz sadece yapıp satma şeklinde… Yani nedir? İlacı yapıyorsunuz, 1 lira kazanıyorsunuz. Halbuki adam sadece formülü buluyor. Bulana kadar parayı harcıyor. Ondan sonra formül üzerinden siz her sattığınız ilaçtan hiç para harcamadan ona pay veriyorsunuz, yüzde veriyorsunuz formülünü kullandığınız için. O zaman zaman numune alıp, o numuneler laboratuvarda kontrol ediliyor. Tabii tabii ediliyordur Hocam. Mutlaka ediliyordur.

İbrahim ÖZCAN: Size bir örnek vereyim Hocam. Ben Suudi Arabistan Kral Abdülaziz Üniversitesi’nden mezun oldum. O da dünyada sayılı üniversitelerden biri. Çernobil olayı patlak verdiği zaman daha limanda radyasyon ölçecek laboratuvar yoktu. Üniversiteye getiriyorlar ve üniversitede nükleer enerji bölümünde radyasyon ölçümü yapıyorlar. Pakistanlı bir arkadaşım bir gün beni çağırdı. Bir koli açtı. İçinde et var, 12 parça et var. İtalyan malı, Arabistan’a gelmiş. 11 tanesinde sıfır radyasyon. Bir tanesini aşağıda koymuşlar. Onda da radyasyon full. “Tamam” dedi, “Bak hileye bak” dedi, “İtalyanların hilesine bak” diyor. Onun için ilaç firmaları, yani numune getirince, demek ki arada bir devlet nasıl ki marketleri denetliyor, ilaç fabrikalarını, takviye ilaçlarını arada bir numune alıp laboratuvarda analiz edip tahlil etmesi lazım. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Ediyordur Hocam, ediyordur. Yani biz şu an dediğim gibi Avrupa’nın pek çok ilacı Türkiye’de yapılıyor. Yani fabrikalar var, ciddi ilaç fabrikaları var Türkiye’de. Yani edildiğini düşünüyorum.

İbrahim ÖZCAN: Çok teşekkür ediyorum Hocam. Allah (cc) razı olsun.

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK:  Diğer arkadaşlarımız soru sormadıklarına göre sağlıkları yerinde. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Her zaman sorabilirler Hocam, telefonumu verebilirsiniz. Her zaman sorabilirler. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK:  Allah razı olsun Hocam, çok teşekkür ediyorum. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Ben teşekkür ederim Hocam. Sağ olun. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Zahmet buyurdunuz. İstanbul’da toplantı vardı, o toplantıya rağmen geldiniz, katıldınız. Yaklaşık 2 saattir size alıkoyduk. Yarın yola çıkacaksınız, zahmet verdik. Hakkınızı helal edin. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Helal olsun Hocam. Sağ olun. Ben de teşekkür ederim. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Yolunuz açık olsun. Katılımcı arkadaşlarıma da çok teşekkür ediyorum. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Ben de teşekkür ederim. Tüm TİNGADER ailesine saygılarımı sunuyorum. Çok teşekkür ediyorum. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Bir mukabele Hocam. Bir mukabele Hocam. 

KASSAK - USSAM Komisyonları Başkanı Salih KURT: Hocam çok teşekkür ediyoruz. Elinize, ağzınıza, yüreğinize sağlık. Hayırlı akşamlar. 

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Ne zaman isterseniz bir telefon kadar yakınım Hocam. 

Oturum Yöneticisi Gazeteci Müslüm AKTÜRK: Allah razı olsun Hocam. Ondan kuşkumuz yok. Sağ olun.

KASSAK - USSAM Komisyonları Başkanı Salih KURT: Hep beraber istifade ettik.

Prof. Dr. Ali UZUNKÖY: Allah razı olsun. İnşallah faydalı olmuştur. 

KASSAK - USSAM Komisyonları Başkanı Salih KURT: Ali Hocam, Mehmet Ali Bey Başkanım ve diğer katılımcılara yürekten teşekkür ediyor, hayırlı akşamlar diliyorum.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?