BIST 100
12.434,04 0,52%
DOLAR
43,1925 0,03%
EURO
50,2456 -0,13%
GRAM ALTIN
6.391,77 -0,61%
FAİZ
36,80 -0,76%
GÜMÜŞ GRAM
124,14 -4,15%
BITCOIN
96.170,00 -1,42%
GBP/TRY
57,7934 -0,51%
EUR/USD
1,1602 -0,36%
BRENT
63,80 -4,09%
ÇEYREK ALTIN
10.450,20 -0,61%
Trabzon Parçalı Bulutlu
Trabzon hava durumu
8 °

YILBAŞI KUTLAMASININ İSLAM’DA YERİ VAR MI?

YILBAŞI KUTLAMASININ İSLAM'DAKİ YERİ
WOTJU

WOTJU (Dünya Türk Yazarlar Birliği) ile TİNGADER (Tüm İnternet Gazeteciliği ve Gazeteciler Derneği) tarafından düzenlenen online konferansta, yılbaşı kutlamalarının İslam’daki yeri tüm yönleriyle ele alındı. Oturum yöneticiliğini Gazeteci-Yazar Müslüm Aktürk’ün üstlendiği programın konuğu, Mersin Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Zeki Uyanık oldu.

Konferansta, toplumda sıkça tartışılan “Yılbaşı kutlamak günah mıdır?”, “Helal daire içinde bir yılın bitişi ve yenisinin gelişi nasıl değerlendirilmelidir?” sorularına ilmî ve ahlaki çerçevede cevaplar verildi.

“Bir Yıl Daha Yaşlanıyoruz, Peki Neyi Kutluyoruz?”

Oturum yöneticisi Müslüm Aktürk, yılbaşı gecesine dair toplumdaki yaygın yaklaşımı sorgulayan dikkat çekici sorular yöneltti. Aktürk, yılbaşı akşamını evinde televizyon izleyerek geçiren, ancak yalnızca “yeni yıl mesajı” atan bir kişinin durumunun dinî açıdan nasıl değerlendirilmesi gerektiğini sordu. Kumar, içki, tombala gibi unsurlardan uzak durulması hâlinde bunun günah sayılıp sayılmayacağını dile getiren Aktürk, şu ifadeleri kullandı:

“Bir yıl daha yaşlanıyoruz, aslında ölüme biraz daha yaklaşıyoruz. O hâlde biz niçin bunu şatafatla kutluyoruz? Sahabe, evliyalar yeni yılı nasıl karşılamış? Miladi yıl ile Hicri yıl arasındaki fark bizim için ne ifade ediyor?”

Bu sorular, yılbaşı kutlamalarının yalnızca bir eğlence değil, aynı zamanda derin bir muhasebe meselesi olduğunu ortaya koydu.

Doç. Dr. Uyanık: “Yılbaşını Kutlamak Esas Değil, Nasıl Kutladığınız Önemlidir”

Soruları kapsamlı şekilde cevaplayan Doç. Dr. Mehmet Zeki Uyanık, yılbaşı kutlamalarına dair ezber bozan bir yaklaşım ortaya koydu. Uyanık, İslam’da yılbaşının mutlak anlamda yasaklanmadığını, ancak niyetin ve içeriğin belirleyici olduğunu vurguladı.

“Evet, yılbaşını kutlayabiliriz. Ama nasıl kutlayacağımız çok önemlidir. Bir yılın geride kaldığını tefekkür etmek, ahirete bir yıl daha yaklaştığımızı idrak etmekle başlarsak bunda bir sakınca yoktur.”

Uyanık, yılbaşının bir muhasebe ve şükür gecesi olarak değerlendirilebileceğini belirterek, şu hususlara dikkat çekti:

  • Geçen bir yıl için Allah’a şükretmek ve tefekkür etmek

  • Sağlık ve ömür nimeti için iki rekât şükür namazı kılmak

  • Kur’an-ı Kerim okumak ve dua etmek

  • Sadaka vererek ihtiyaç sahiplerini sevindirmek

  • Sokak hayvanlarını unutmamak, onlara bir kap yemek veya su vermek

Bu tür davranışların yılbaşı gecesini ibadet, merhamet ve bilinç eksenine taşıdığını ifade etti.

“Sorun Kutlama Değil, Vur Patlasın Çal Oynasın Anlayışı”

Doç. Dr. Uyanık, İslam’ın hayatı tamamen yasaklar üzerine kurmadığını, ancak ölçüsüz eğlence, israf, haram ve gaflet içeren anlayışlara karşı net bir duruş sergilediğini belirtti. Yılbaşını “vur patlasın çal oynasın” anlayışıyla kutlamanın, insanı ölüm gerçeğinden ve ahiret bilincinden uzaklaştırdığına dikkat çekti.

“Bir yıl daha ölüme yaklaştığımız bir gecede, bunu gafletle geçirmek bir tezat oluşturur. Mümin için zaman, eğlenceden önce ibret vesilesidir.”

Manevi İçerikli Bir Yeni Yıl Temennisi

Programın sonunda Doç. Dr. Uyanık, 2026 yılı için ülkemiz, İslam âlemi ve tüm insanlık adına dua ederek; savaşlardan, zulümden ve kötülüklerden uzak, huzur ve kardeşliğin hâkim olduğu bir yıl temennisinde bulundu.

Konferansın Tam Konuşma Metni

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Evet, teşekkür ediyorum abi. Görmeyeli saçlar sakallar biraz daha beyazlamış. Dediğin gibi. Evet. Bir yaş daha yaşlanıyoruz hepimiz. Diğer tarafta şuna da sevindim. Beni başka hocalarla aldatmıyorsun. Onu da öğrenmiş oldum. Sadece köşe yazılarımdan cevapları arıyorsun. Teşekkür ediyorum. O tabii bir latife. Herkese hayırlı akşamlar diliyorum. Herkesi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Tekrar hazirunla bir başka programla bir arada olmak güzel. Herkese ayrı ayrı buradan hürmetlerimi ve selamlarımı iletiyorum. En son hatırladığım kadarıyla pandemide beraber bir program yapmıştık. Orada da en son Mehmet Ali Çelik Başkanım bize bir şiir de yazmıştı. Arşivimde de duruyor. Kendisine tekrar teşekkür ediyorum ben buradan. Diğer tarafta duamız şudur ki, Allah baki ömrümüzü geçen ömrümüzden daha hayırlı ve daha güzel eylesin. Daha huzurlu, daha bereketli ve maneviyatlı eylesin inşallah. Gelecek olan 2026'yı da 25'ten ve diğer yıllardan daha güzel ülkemiz için, milletimiz için, ümmeti İslam ve insanlık için hayırlara vesile eylesin. Savaşlardan, zulümlerden, kötülüklerden, suç ve günahlardan uzak bir yıl, mutlu, huzurlu, güzel kardeşlik hukukunun oluştuğu, sevgi pınarlarının aktığı, toplumun mutlu olduğu güzel bir yıl olsun diyorum. Rahman ve Rahim olan Rabbimin adı ile de başlıyorum. Rabbim hayırlara vesile, güzel, istifadeye açık bir program yapabilmeyi, icra edebilmeyi hepimize nasip eylesin diyorum. Sorunu aldım abi. Genel olarak yılbaşıyla ilgili başka sorusu olan varsa bu konuyla ilgili onu cevaplandırayım. Yoksa bu konuya giriş yapıyorum ben hemen. Hocam konuya girelim. Bu konu 15-20 dakika sonra soru cevap bölümünde olur. Sorular olursa inşallah o zaman ayrı cevap vermiş oluruz. Teşekkür ediyorum. Şimdi hocam yılbaşını kutlayabiliriz. Önce onu söyleyeyim sana. Abi ben seni ters köşe yapayım. Sen böyle bir cevap beklemezsin. Evet. Yılbaşını kutlayabiliyoruz. Kutlayabiliriz ama nasıl kutlayabiliriz? Şimdi eğer koca bir yıl gitti, 365 yaprak hayatımızdan gitti, bir yıl daha geride kaldı. Ahirete bir yıl daha yaklaştık. Acaba yarını, bir ocağı görecek miyiz, görmeyecek miyiz anlamında tefekkür ederek geceye başlarsak bir sorun yok. Peşinden Allah bu kadar bir ömür, sağlık, el, ayak, beden verdi deyip iki rekat bir şükür namazı kılarsak evet olabilir. Ya Allah şu güzelliği bana bahşetti. Şu dünyayı, malı, makamı, evladı vesaireyi deyip onun kelamını da okursak bu gecede onda da bir sakınca yok. Allah'ın verdiği maldan, mülkten insanları sevindirme, mutlu etme adına sadaka dağıtırsak onu da e öyle yapabiliriz. Etrafımızda çiçek, böcek, kedi, çok özür diliyorum köpek, hayvanlar var. Şöyle bir gecede onları da sevindirelim deyip bir tas, süt, bir dilim ekmek, et verebiliyorsak, onları da sevindiriyorsak onda da bir sakınca yok. Eğer kastımız buysa bu şekilde evet bir  yılbaşını bu şekilde kutlayabiliriz. Yani ibadetle, taatle, dua ile, tefekkür ile, Kur'an okumayla vesaire vesaire. Ama hayır bu şekilde değil de Allah'a isyan ederek, örneğin kumar oynayarak, milli piyango çekerek, içki içerek daha da saymayın bilinen konular bu şekilde bir gece kutlamak zaten normal gün ve gecelerde de uygun değildir. Ya bugün de böyle bir şey yapsak uygun değil. Yarın da yapsak bu uygun değil. Hangi gün ve gecede yaparsak yapalım, İslam'a uygun olmadığı için zaten bu olmaz, olamaz, olmamalıdır da. Haliyle klasik manada bildiğimiz, miladi yılbaşı dediğimiz 31 Aralık'ta bir sürü günahın işlendiği, bir sürü Allah'a isyan edildiği o şekildeki kutlamaların hiçbiri İslam'ın ayetinden, Hadisinden cevaz alamaz. Haliyle naslarımız buna referans da olmaz. Çünkü İslam zaten normal hayatta, normal gün ve gecelerde bunları yasaklar. Haliyle yılın son gününde de aynı yasak devam etmektedir ve  haramdır. Fakat konuyu sadece caiz mi değil mi penceresinden değerlendirmemek lazım. Evet. biraz önce ifade ettim. Şu şu şu şekillerde bu geceyi ihya edersek caizdir. Kur'an okuma her gece caizdir. Dua her gece caizdir. Namaz öyle, Kur'an öyle, sadaka öyle vesaire. Diğer tarafta her gecede de içki, kumar, fuhuş vesaire vesaire yasaktır. Haliyle yılbaşında da yasaktır. Burada gecenin  olması ya da gecenin değişmesi hükmü değiştirmez. Haliyle, tartışılacak konu aslında bu değildir. Zaten bilinen bir şeydir. Üzerinde durduğumuz konu şudur aslında. Satır aralarında da konuşurken siz Peygamberimizin hadisinden de örnek verdiniz. Bir topluma, bir kavme benzeyip benzememesi meselesi aslında gündem olmaktadır. Yoksa kime sorsan sorarsanız sorun, bütün Müslümanlara sorun. İçki içmek haram mıdır? Evet. Hangi gecede içtiğimizin bir önemi var mı? Yok. Yani ister bunu pazartesi iç, ister cuma akşamı, içki haramdır. Kadir gecesinde de haramdır. Bu gece de haramdır içki. Ama tabii ki bazı gecelerde, bazı vakitlerde bir günahı işlemek daha da  onun mesuliyetini arttırabilir. Niye? Ya Kadir Gecesi bu en değerli gecede sen içki içiyorsun. Bu konu hani Allah'a isyanı tabiri caizse arttırabilir. Nasıl ki her gecede dua ve ibadet önemli ama Kadir gecesinde bir başka önemli oluyor. Dolayısıyla burada hüküm geceye göre değişmiyor. Aslında burada tartıştığımız, üzerinde durduğumuz, başka bir topluma benzeyip benzememedir ya da başka bir kültürden alıntı yapıp yapmamadır veya başka bir inancın hani ritüelini yaşantımıza çekip çekmediğimizdir aslında üzerinde durduğumuz ya da durmamız gereken. Mesela şu an miladi olarak biz yılbaşını kutluyoruz toplum olarak. Türkiye'ye ve İslam dünyasına baktığınız zaman bu doğru - yanlış onu tartışalım, ama kutlanıyor mu gerçek hayata? Baktığımızda evet. Mütedeyyin kesin belki mesafeli duruyor, yapmayalım, günahtır, haramdır diyor. Doğru, ama  bütün şehirlerimize baktığımızda adı Ahmet - Mehmet olan, Ayşe - Fatma olan nice bayanlar, nice erkekler bu geceyi maalesef içki içerek de kutlayanlar var. içmeden kutlayanlar da var. Normal evinde televizyonun karşısında da olsa o diyelim ki bir filmi, bir diziyi, bir  müziği ya da başka bir şekilde kutlayanlar da var. Şekil değişebilir, içerik değişebilir ama toplumun hemen hemen her evinde neredeyse her mahallesinde, her semtinde ve şehrinde bu bir  vaka olarak vardır. Dediğim gibi kutlanmayan, karşı olan, buna karşı mücadele eden müminler, Müslümanlar, insanlar yok mu? Var. O da var ama kutlayan da var. Şimdi baktığımızda aslında bu miladi gece dediğimiz yılbaşı

bu yönüyle hak ile batılın gecesi oluyor aslında. Hak ile batılın gecesi. Hayır ile şerrin gecesi oluyor. Bir başka ifadeyle haramla helalin gecesi. Şuurluyla şuursuz Müslümanın gecesi oluyor bir yerde. Çünkü şuurlu Müslüman bu benim inancımda yok diyor. Benim kültürümde yok, medeniyetimde yok. Rabbim bana bu şekilde kutlamayı da yasaklıyor. Ben burada olmam, olmamalıyım diyor. Hatta karşı duruyor, mücadele ediyor, bilinçlendiriyor. Bilinçlendirmeye çalışıyor toplumu. Bu şuurlu Müslümanın duruşudur. Ama diğer tarafta adı onun gibi Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olan nice insanlar da yok. Ne olacak ki? Benim kastım kötü bir şey yapmak değil. Bu e yeni bir yıl geliyor. Ben onu kutluyorum deyip de yeri geliyor içki de içiyor. Yeri geliyor kumar da oynuyor. Yeri geliyor içki kumar olmasa da başka şekilde o geceyi  bir yerde kutluyor. Bu yönüyle aslında Müslüman peygamberimizin hadisinde geçtiği şeklen. diyor ki peygamberimiz, "Bir kavme benzeyen, biraz önce siz buna hani değindiniz, bir kavme benzeyen, başkasına benzemeye çalışan bizden değildi" diyor Peygamberimiz. Yine bir başka hadisinde der ki, "Kim bir kavme benzerse artık o onlardandır." O onlardandır kastı inanç anlamında, itikat anlamında, iman anlamında değildir. Orayı da altını çizerek ifade edelim. Yani İslam'dan çıktı. O da onlar gibi Hristiyan, Yahudi, putperest, bilmem ne oldu değildir. Kültürel anlamda, giyim, kuşam anlamında, yaşam felsefesi anlamında o topluma benzemiştir. O onlar gibi artık, düşünen, onlar gibi yaşayan, onlar gibi giyinen anlamında bunu ifade ediyor. Yoksa bir Müslüman bir yılbaşını kutladı diye, bir başka kültürden alıntı olan bir yılbaşını kutladı diye o da onlar gibi gavur oldu, inancını kaybetti, imansız oldu değildir. Orayı lütfen  iyi anlayalım. Çünkü bu ameli bir konudur. İtikadi, imani bir konu değildir. İmani konu farklıdır. İmanla ilgili hususlar farklıdır. Amelle ilgili hususlar farklıdır. Bu imanla ilgili değil, amelle ilgilidir. Fakat burada  amel olmakla birlikte biraz önce ifade ettim helal haram hususunu. Burada aslında bir duruş ya da  şuursuzluk meselesi var. Çünkü öyle bir şey oluyor ki Hazreti Ömer'in sözü aklıma geliyor. İnandığı gibi yaşamayan başkasının inandığı gibi yaşamayan yaşadığı gibi inanmaya başlar diyor Hazreti Ömer (ra) Efendimiz. İnandığı nedir? Örneğin yılbaşını kutlamak uygun değildir. İçkiyle, kumarla vesaire vesaire vesaire veya nedir? Namaz farzdır. Doğru. Namaz farzdır, içki vesaire haramdır. Buna böyle inanıyor Müslüman. Doğru. İnanması gerekli de budur zaten. Fakat böyle yaşamadığı zaman yani namaz farzdır deyip kılmadığı zaman, içki, kumar vesaire haramlar haramdır deyip sakınmadığı zaman, zamanla şu olabiliyor onda. Yani o hassasiyetini yitirebiliyor. O duruşunu kaybedebiliyor. O şuurunu zamanla zayıflatabiliyor. Algı değişebiliyor. Artık kılmaya kılmaya, orucunu tutmaya tutmaya, içki içe içe, kumar oynaya oyna, fuhuş yapa yapa, ne bileyim buna benzer şeyleri, örnekleri arttırın. Artı ve eksi. Bu sefer artık ya öyle gün gelir ki ya içki Allah aşkına ne haram ya. Modern dünyada da içki niye haram olsun ki? Benim kimseye zararım yok ki? Sadece şöyle biraz hani böyle bir sinirlerim yatışsın örneğin ya da yorgunluğumu alsın ya da biraz böyle zihnim dinlensin diye içiyorum. Ya da arkadaş ben kumarla hani oynuyorum ama kendi paramla oynuyorum. Kimseye de zararım yok. Kimsenin parasını çalmıyorum. Ya da mesela diyelim ki ne? Başörtüsü ile ilgili farz. Artık öyle bir durum oluşuyor ki Allah aşkına modern dünyada da başörtüsü farz olur mu ya? Bırakın bu şeyleri falan demeye başlar. Niye? Yaşadığı gibi inandığı gibi yaşamıyor. Aslında bu son yüzyılda da, son 200 yüzyılda da İslam dünyasında böyle bir durum oluştu. üzülerek ifade edelim ki yani artık o kadar haram işleniyor ki, o kadar kültürel  kültür transferi yapılıyor ki batıdan vesaireden kendi öz değerlerimizi unutuyoruz. Kendi kültürümüzü, inancımızı, yaşantımızı, örf ve adetlerimizi unutuyoruz. Hatta artık bir gericilik gibi görüyoruz ya da görülüyor. Artık öyle bir durum oluşuyor ki dışarıdan transfer ettiğin o kültür, o yaşam biçimi günah, haram, yasak ve hoş olmasa da sen onu artık öyle bir benimsiyorsun ki sanki senin öz medeniyetin, öz kültürün gibi oluyor. İşte Hazreti Ömer'in de aslında sözünde söylediği inandığı gibi yaşamayan yaşadığı gibi inanmaya başlar sözü tam buraya oturuyor. Aklıma bir başka söz geliyor bu konuda. Aliya İzzetbegoviç,  Bilge Kral, Cennet mekan şöyle der: "Savaş düşmana benzeyince kaybedilir der. Bunu ister hani  düşman gibi zalimlik olarak algılayın savaşta onun gibi zalimlik yaparsın. Senin değerlerin artık bir şey ifade etmez olur. Bunu ister  düşmanın ahlaki değerleriyle ahlaklanmak olarak düşün ister onun kültürüyle kültürlenmek olarak düşün. Ne düşünürsen düşün senin mücadele ettiğin bir şey var. Bir düşman var. O düşman seni neyle, ne için işgal etmek istiyordu? İnancından dolayı, kültüründen dolayı, vesairenden dolayı. Ya da seni yıkmak istiyor. Şimdi sen savaşta seni belki bu yenemiyor. Cephede seni yenemiyor. evini yurdunu belki  istila edemiyor. Fakat yaşam biçimiyle, kültürüyle, medeniyetiyle seni esir ediyor. Bugün baktığımızda İslam coğrafyasında olan da bu değil mi? Zaten belki Anadolu'yu işgal ettiler, sonra yenilip gittiler. Nasıl tartışırsanız o konuyu tartışın. Çok da mesele değil o. İşin sonuna baktığınız zaman düşman çekilmek durumunda kaldı buradan. Ya Fransızı, İngilizi, Alman'ı, İtalyan'ı ne derseniz deyin. Biz Anadolu'yu onlardan temizledik. Kurtardık, kurtulduk. Çok şükür. Hamdolsun. Allah devletimize başka sıkıntılar vermesin. Başka  zevaller vermesin. Ama tamam bunlar fiziken bizi işgal edemediler belki ya da ettiler ama başaramadılar. Onları mağlup ettik. Ama kültürel manada bugün  biz onlardan kurtulduk diyebiliyor muyuz? kullandığımız birçok şey bakın  hep selamlamamız bile onların kültürüne göredir. Kullandığımız markalar, kullandığımız tabelalar, konuştuğumuz birçok şey hep onların kültürü, hep onların dili, hep onların medeniyetidir. Adamlar bizi fiziken belki işgal edemedi ama kültürel anlamda işgal ettiler. İşte yılbaşı da onlardan biridir. Üstadım şöyle söyleyeyim. Bizim Hicri yılbaşımız var değil mi? Var. Müslüm abi Hicri yılbaşını sen kutluyor musun? Ne kadar kutluyoruz? Var mı içimizde Hicri yılbaşını kutlayan? Ya da böyle bir şey tartışıyor muyuz? Tartışma gereği bile duymuyoruz. Sesim geliyor mu bu arada? Hiçbir cevap yok. 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Geliyor geliyor. Zeki Hocam bir de Mekke fethini size hatırlatın. Güzel konuşuyorsunuz. Ağzınıza sağlık. Dinliyoruz. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Eyvallah. Teşekkür ediyorum kıymetli abim. Şimdi bakın hocam biz Hicri yılbaşını hiçbirimiz konuşmuyoruz. Bugün şey var işte. Mekke'nin fethi var. Kaç kişi biliyor? Kaç kişiyi kutluyor? Eyvallah. Geleceğim abi ona da gerekirse şunu demek istiyorum. Bakın bize ait bir takvim var. Hicri yılbaşı Peygamberimizin (sav) Mekke'den Medine'ye hicret ettiği günün takvimi. Onu esas alıyoruz. Orijinali bize ait bu takvimin, bunun temelinde de hicret var. Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye yolculuğu var. Ama böyle bir yılbaşı geldiği zaman, Hicri yılbaşı ne kadar kim kutluyor? Kimin aklına geliyor? Kimsenin aklına gelmiyor hocam. Ya da böyle bir şey desek ya da yapalım desek belki de gericilikle yobazlıkla suçlanacağız. Ya da neyle uğraşıyorlar? Allah aşkına bunlara bak derler. Abi bizim kültürümüz bu. Bizim inancımız, bizim takvimimiz ama garibiz. Hani öz yurdunda garipsin diyor ya aynı onun gibi. Ama diğer tarafta Hristiyanın takvimi, Hristiyanın eğlencesi, Hristiyanın kültürü. Biz onlara benzeme benziyoruz. Onlardan daha çok sahipleniyoruz. Allah'tan son yıllarda, son yıllarda Türkiye'mizde hükümetin de bu konudaki belki de hani  duruşundan dolayı eskisi gibi çocukluğumuzda olduğu gibi artık yılbaşları kutlanmıyor. Yaş itibariyle hepiniz bilirsiniz. Denk gelmişsinizdir. Beni bağışlayın. Özür diliyorum. Aramızda hanım bayanlar da var. yılbaşı gecelerinde dansöz oynatırlardı televizyonda. Ailece insanlar çoluk çocuğuyla oturup izliyordu. Bu yani bunu bilmiyor, görmüyor değiliz. Haliyle son dönemlerde değişmekle birlikte ama payla yılbaşı bu kültüre kültür transferi anlamında devam etmektedir. Ve belki de biz bazı yörelerde, bazı şehirlerde, ülkelerde belki de Hristiyan şehirlerinden ve ülkelerinden daha çok üzerinde durarak kutluyoruz. Bundan dolayı savaş düşmana benzeyince kaybedilir diyor Aliya İzzetbegoviç, Bilge Kral çok haklıdır. Bunu ister kültür anlamında benzemek algılayın isterse savaşta onların yaptığı yanlışlar zulümler anlamında algılayın isterse hani medeniyet anlamında algılayın. Nasıl algılarsanız algılayın. Şu cümleyle burayı toparlayayım. Başkasının izinden giden iz bırakamaz dostlar. Biz Hristiyanların burada inancın bir önemi yok. Hangi inanç olursa olsun Hristiyan olur, Yahudi olur, putperest olur, ne bileyim  Budizm olur, başka bir şey olur. İnancın burada bir ismi önemli değil. kimin peşinden gittiğimiz önemlidir. Haliyle bugün örneğin Hristiyanın peşinden gider, yarın Budizmin peşinden gider. O bir gün diyelim ki Yahudiliğin peşinden gider. Mesele kimin peşinden gittiğimizdir. Burada birinin inancı anlamda ritüel olarak kabul ettiği ve yaptığı bir şeyi kendine referans alıp onunla sen geceni, vaktini, zamanını değerlendiriyorsan ya da normal hayatta diğer gün ve gecelerde yaşantıda, giyimde, kuşamda, ahlakta, ticaret hani vesaire vesaire, sen kendi medeniyetini, kendi kültürünü, kendi yaşam felsefeni oluşturmazsan ya da oluşturulan Bu medeniyeti dikkate almazsan başkası gibi olursun ve bir iz bırakamazsın. Bunun en bariz örneği ve en acıklı olayı da Tevfik Fikret'le oğlu Haluk'un hikayesidir. Duydunuz mu bilmiyorum. Tevfik Fikret'i hepimiz biliriz. Bilmeyenimiz yoktur diye düşünüyorum. Ama şairimiz Tevfik Fikret'in en üzüldüğü, hayıflandığı ve belki de kahrından öldüğü hususlardan birisi şudur. Oğlu Haluk, Robert Koleji'nde okuyor. Orada gördüğü eğitim ve kişilerin etkisinde kalır. Daha sonra yurt dışına çıkar ve İskoçya'da Amerika'da yaşar. İskoçya'dayken adam Hristiyan olur. Daha sonra da papaz olduğu rivayet edilir. Açın bakın. Tevfik Fikret oğlu Haluk yazın hemen bulursunuz. Tevfik Fikret milli şairimizdir. Tevfik Fikret önemli figürlerden birisidir ve kahrından öldü desek yeridir. Açın bakın hemen Google'a yazın karşınıza çıkar, en büyük pişmanlığıdır. Şimdi insanlar oğlunu iyi bir okulda okutmak için para verir, yırtınır eder. Robert Koleji falan. Ama Tevfik Fikret gibi bir adam çocuğunu oraya verir. Ama belli bir şeyden sonra o çocuğun Hristiyan oluşu onu etkiler ve tabiri caizse kahırdan, hüznünden ve oğlunun bu tercihinden dolayı adam ölür ve daha sonra oğlunun papaz olduğu rivayet edilir. Kültür transferi hocam bu. biraz da başka kültürlerin ve insanların etkisinde kalmaktır. Olay sadece caizdir ya da değildir penceresinden değiş  değerlendirilmemelidir yılbaşı gecesini. Onun için ben biraz önce hani bu geceyle ilgili konuşurken hak ile batılın gecesi demiştim. Helal ile haramın ya da hayır ile şerrin, şuurlu ile şuursuz Müslümanın gecesi, daha ileriye götürürsek aslında Olympos Dağı'nın evlatlarıyla Hira Dağı'nın evlatlarının mücadelesidir desek de yeridir bu gece için. Ve şöyle şurayla bir şey daha söyleyip toparlayayım. 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Hangi dağ hocam? Hira dağını anladık da, diğeri hangi dağdı? 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Bu da Hristiyanların kullandığı bir deyimdir. Olympos dağı. Onlarda da öyle bir dağ var. 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Yunanistan'dan mı bu? 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Evet. Biliyorsunuz batının temeli Yunanistan'dan geçiyor. O medeniyetin, o kültürün, haliyle Yunanistan o kültürün ve medeniyetin de temelidir, anasıdır. Şimdi hocam Hz. Ömer'den, Hz. Ali'den örnek verdik. Bir de başkasının izinden giden iz bırakamaz dedik. Şöyle bir biraz önce Hadis okuduk. Başkasına benzemeyin. Orjinal olun diyor Peygamberimiz. Bir örnek vereyim İslam tarihinden. İslam tarihinde daha ezan bulunmamış ya da ezan  daha okutulmamış bir arayış içerisinde Müslümanlar. Bunu biliriz, hepimiz okuruz, duyarız. Ezan olarak ne kullanalım? Namaza çağrı olarak ne kullanalım diye bir arayıştalar. Herkes bir fikir veriyor. Biri içlerinden geliyor. Diyelim ki Müslüm Bey geliyor. Diyor ki, "Ya Resulallah, çan çalalım." diyor. Örneğin diyorum. Peygamberimiz diyor ki, "Hayır Müslüm Bey. Hayır Müslüman kardeşim, olmaz. Niye? Orjinal değil. Biz orijinal olmalıyız" diyor. Taklitçi olmayacağız diyor. Tamam ya Resulallah. O bir tarafta,  Mehmet Ali abi geliyor. Diyelim ki ya Resulullah ben buldum diyor. Ne buldun? Ne yapacağız? Neyi tavsiye edersin? Diyor ki ya Resulallah ateş yakalım. Namaz vakti girdiğinde ateşi yakalım. İnsanlar onu görür. Görünce de namaz vakti olduğu anlaşır. Namazımızı kılarız. Yok diyor ya Resulullah. Putperestler, ateşperestler onu kullanıyor. Olmaz diyor. Orijinal olacağız diyor. Taklitçi olmayacağız. Örneğin Yüksel Güler abim geliyor. Diyor ki yine ya Resulallah ben buldum. Ne buldun? Ezan namaza çağrı anlamında kullanacağımız ne olacak? Boru öttürelim diyor. O boru sesini duydu mu insanlar, tamam diyecekler. Onu o zaman da çağrı olarak kabul ederler. Hayır diyor. Bunu da kullananlar var. Bunu da kabul etmiyor Resulullah. Orjinal farklı bize ait bir şey olmalı diyor. Bu arayış neticesinde ezan Hz. Ömer'in ve bir sahabenin daha rüyasına geliyor. Ezan sözleri. Geliyorlar ikisi de ayrı ayrı. Birbirlerinden haberleri yok. Ya Resulallah diyor Hazreti Ömer akşam diyor böyle böyle sözler benim rüyama geldi. Okuyabilir miyim? oku diyor. Okuyor. Çok güzel diyor. Diğer sahabe geliyor. Aynısını okuyor. Tamam diyor. Bu orijinal ve bir tam da böyle hani namaza da uygun. Bilal-i Habeşi'ye diyor ki, "Çık bu sözleri oku." diyor. Şunu demek istiyorum. Şimdi bakın, inancımız ve dolayısıyla Peygamberimiz her alanda başkasına benzemeden orijinal olmayı istemektedir. Ama peygamberimiz bunu söylüyor. Fakat biz miladi takvim ki bize ait değil. Biz onu kutluyoruz ama kendi hicri yılımızı, Hicri yılbaşımızı Peygamberimizin hicretini esas alan kendi bayramımızı ya da kendi yılımızı, kendi yıl sonumuzu ya da yılbaşımızı kutlamıyoruz. Bilmiyoruz bile. Sorun sokaklara, gençlere, kaç kişi hicri yılbaşının ne olduğunu ve hangi ayda olduğunu, ne zaman başladığını biliyor. Bu burada tabii bizim de eksiğimiz var ama algı diye birşey var hocam. Böyle bir algı oluşturulmuş. Hani şurada var mı notlarımda almıştım. Bulursam onu okumak istiyorum. Çok da hoşuma gidiyor o söz. İnşallah bulurum onu. Bulursam hemen size okuyacağım. Çok da hoşuma gidiyor ama bulurmayım şurada hemen çok özür dileyerek inşallah bulurum onu. Evet. Bayrak şairimiz Arif Nihat Asya der, "Bize nazar oldu, cumamız pazar oldu. Bize ne oldu ise hep azar azar oldu. Şimdi arkadaş biz toplum olarak hep başka kültürlerden aldık. Hep kültür transferi, giyimde, kuşamda, ahlakta, yaşantıda vesaire kendi öz değerlerimizi, kendi medeniyetimizi, kendi örf, gelenek ve göreneklerimizi dahi unuttuk. Hatta öyle bir algı oluştu ki artık o kavramlar bize çok yabancı oldu. Telaffuzu etmek bile artık bu toplumda ayıp ve kusur gibi oldu. Hiçbir yılbaşı desen millete, "O ne ya Allah aşkına? Yeni şeyler icat etmeyin arkadaş ya. derler. Yani halbuki kendi inancımızda olan bir şey, kendi kültürümüzde olan bir şey, kendi dinimizin hani kabul ettiği bir esas ama neslimiz, gençlerimiz, bizler çoğu insan bunu bilmiyor farkında değil. Öğrenmedi, öğretilmedi. Ve şöyle diyerek toparlayıp burayı bitireyim. Eğer başka sorunuz varsa devam ederiz. Peygamberimize baktığımız zaman Peygamberimiz her yeni ay girdiğinde ya diyelim ki Muharrem ayı girdi, Recep girdi, Şaban girdi. Neyse Peygamberimiz o ay girdiğinde dua ile başlarmış aya. Allah'ım bu ayı bana müminlere hayırlı ve mübarek eyle, bereketli eyle, hayırla doldurabilmeyi nasip eyle diye dua edermiş. Şimdi eğer biz Müslümanlar olarak konuşuyoruz. Bizi başka kültürler, medeniyetler, ideolojiler, inançları ilgilendirmez. Onlar kutlar kutlamaz, onların bileceği bir şey. Biz Müslüman olarak konuşuyoruz konuyu. Şu an Müslüman olarak biz bir şeyi kutlayacaksak kutlama şekli belli. Biraz önce dedik, Kur'an oku, dua et, namaz kıl, tövbe et vesaire. Peygamberimiz de böyle bir vakit geldiğinde, yeni bir ay geldiğinde açmış ellerini dua etmiş. O ayın, o vaktin hayırlı ve mübarek olması için. Mübarek yeni bir yıl gelse Peygamberimizi (sav) örnek alıyorsak, o zaman bu mübarek ay ve yıl indiğinde de biz onu duayla karşılayabilmeliyiz. Günahla haramla değil. Mesela baktığımızda Hristiyan  inancında Hz. İsa'nın doğumu olarak kabul edilir. Rakamlarda şeyde bir  farklılık olmakla birlikte ta 24'ünden 31'ine kadar hatta 5 Ocak'a kadar bir 10 günlük tarih ihtilafı var. Kimisi bu tarihte diyor, kimisi bu tarihte diyor. Ama en nihayetinde bütün Hristiyan mezhepleri bu 10 günü Hz. İsa'nın doğumu olarak görür. Doğru, yanlış, tartışılır. Ama genel kanaat bu. Şimdi baktığımızda Hz. İsa'nın doğumunu kutluyorlar onlar. Tamam. Hz. İsa bir peygamberdir. Biz onları ondan ona onlardan daha yakınız. Peygamberliğini kabul ederiz.  Asla yok saymayız ki onlar Hz Muhammed (sav)’i yok sayarlar, iman etmezler. Biz Hz. İsa'ya da iman ederiz. Hz. Muhammed'e (sav)  de iman ettiğimiz gibi. Fakat eğer Hz. İsa'yı peygamber kabul ediyorlarsa, bir insan bir peygamberin doğumunu kutlayacaksa değil. Ama onlar içkiyle, fuhuşla, kumarla, bilmem onunla, bununla kutluyorlar. İslam bunu temelde yasaklıyor dedik. Daha en başta konuşurken hangi gece olursa olsun içinde içki, kumar, fuhuş bilmem ne varsa yasak ve haramdır. Bu gecenin cuma olması, pazartesi olması bir şeyi değiştirmez. Yılbaşı, yıl sonu, yıl ortası bir şeyi değiştirmez. haramdır. Şimdi bu nasıl bir anlayıştır ki, Hz. İsa'nın doğumu diye kabul edilen bir gecede Hz. İsa'nın doğumunda bir peygamberin doğumu içkiyle, kumarla, fuhuşla vs, isyanla, yani şerle kutlanıyor. Bu olabilecek bir şey mi? Asla. İslam bunu kabul eder mi? Asla. Ama maalesef biz Müslümanlar olarak bunu böyle kutluyoruz. Hatta bizde 1935'ten itibaren de  tatil olarak kabul edilmekte 1 Ccak. İşte cumartesi, pazar. Bunun aynı şekilde devamı 1927'ye dayanıyor. Resmiyete bağlamışız bunu. Bundan dolayı eğer konuyu dini açıdan değerlendiriyorsak zaten hükmü bu şekliyle caiz olmaz. Ama milli ve manevi değerler açısından konuşuyorsak başka kültürlere ve inançlara benzemektir. Bu da doğru değildir. Şunu da unutmamalıyız ki tarihe dönüp baktığınızda, kültürlerini, medeniyetlerini, dillerini ve dinlerini, bir daha söylüyorum kültürlerini, medeniyetlerini, dillerini ve dinlerini koruyamayan milletler şüphesiz ki ya tarihten silinmişler ya da onları şekillendiren başka milletlerden olmuşlardır. Örnek, Macarların aslı Türktür. Ama bugün gidin, kendilerini Türk kabul etmezler. Müslüman kabul etmezler. Bulgarların aslı Türktür. Ama bugün gidin kendilerini ne Türk kabul ederler ne de zaten Müslümanlığı kabul ediyorlar. Çünkü bunlar belli bir tarihten sonra yaşadıkları o coğrafyada Türklüklerini unuttular. başkalarının kültürlerini transfer ettiler. Başka medeniyetin bir parçası oldular. Dillerini, koruyamadılar. Dinleri de gitti, dilleri de gitti. Bundan dolayı burada aslında korkmamız gereken tehlike sadece bir gecede yaptığımız o günah değildir. Örneğin içki içti. Başka gün de içen içiyor zaten. Başka günde içki içen de içiyor zaten. Bugün de içiyor, yarın da içer, dün de içmiştir. O zaten günah ve isyandır. Fakat o günahla birlikte bir de kültür transferi olur da bir şey normalleşirse, biraz önce de örneklerini verdik. O zaman artık o haramı, o isyanı, o kültür transferini, başka inançtaki bir  İslam'a aykırı bir durumu bile sıradan görür. Hatta inancını bile beğenmemeye başlar. Belki de tıpkı Tevfik Fikret’in oğlu Haluk gibi din bile değiştirebilir. Asıl tehlike odur. Biraz bir yerde de ondan korkmak gerekir. Bir Hocamın şu sözü aklıma gelir. Şöyle derdi Hocam: “Yavrularım ilahiyatçısınız. İlahiyatçı veya Müslüman bulunduğu yeri şekillendirmezse toplum onu şekillendirir.” derdi. Sen girdiğin yeri şekillendireceksin. Yani sen oraya  rengini vereceksin. Orayı dizayn edeceksin. Neyle? Ahlakınla, maneviyatınla, kulluğunla, ibadetinle, dürüstlüğünle. tebliğinle vs. Müslüman ya da ilahiyatçı fark etmez. Ama girdin bir ortama. Günah var, şer var, haram var, kötülük var, var var. Negatif, olumsuz anlamda sen sesini çıkarmazsan sıradanlaşırsın, onlar gibi olursun, kabullenirsin. Gün gelir oturur onlar gibi o günahları da sen de işlersin. Biz de Müslümanlar olarak aslında ailemizi, çocuklarımızı, çevremizi, geleceğin nesillerini bu tarz olumsuz kültür transferlerinden korumamız lazım. Al diyordu değil mi, batının ilmini, ama ahlakını ve yaşantısını alma diyordu Akif. Biz tam tersini yapar olduk. Son 100 yılda, 150 yılda ahlakı alıyoruz ki inancımıza ve yaşantımıza uymuyor ama ilimlerini, bilgilerini almıyoruz. Onlarda kalıyor. Onlar bizi ondan sonra sömürüyor. Biz onların da ayakları altında maalesef eziliyoruz. Bugün İslam coğrafyasına bakarsanız Filistin'e, Kudüs'e, Suriye'ye, Irak'a, Afganistan'a vs. bir sürü geçmişte Bosna'ya, nice İslam ülkelerine, ne demek istediğimi anlarsınız. Bugün İslam dünyası sadece fiziki bir işgalin altında değil. Hem fiziki hem de manevi bir işgalin, bir kültür işgalinin altındadır. Bu tehlike aslında en büyük tehlikelerden birisidir. Buna dikkat çekmek gerekir. Bunun üzerinde durmak gerekir diye düşünüyorum. Yeter mi? Devam mı abi?

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Hocam bence bu kadar seri yorduk hocam. Şimdi bir nefes aldıralım sana. Soru cevap bölümüne de  inşallah başka sorular çıkar. Şimdi hocam o anlatılır bu. Ne derece doğru bilmiyoruz. Küresel güçler ya demişler. Biz yani Türkiye'yi bir türlü yenemedik yani daha doğrusu istediğimiz şekilde yenemedik. Bitiremedik. Evet. Yani en zayıf dönemde topumuzda, tüfeğimizle güçlü bir şekilde gittik, yenemedik. Ne yapacağız? Demek bu iş topla, tüfekle olmuyor. Bunların biz kültürler, kültürel olarak ele geçirmemiz lazım. Ve medya yani  hakikaten bundan birkaç yıl öncesine kadar medya, sanat dünyası yani her taraf bence işgal altındaydı. Yani  medyada neler yazılıyordu, hükümette devriliyordu. irtica söylemiyle Müslümanların üzerine gidiliyordu. Biz dinimizi yaşamıyorduk tam olarak. Anadolu Ajansı’nsında çalışıyordum Hocam. İnsanlara gericilik sıfatını yapıştırıyorlardı, namaz kılıyorsa, orucunu tutuyorsa, başını örtüyorsa. Evet. Anadolu Ajansı’ndayken. Müslüman bir ülkede yaşıyoruz. Sağ olsun bizim genel müdür yardımcısı o zaman, ya cuma namazına gidemiyorduk. Bana diyordu. Seni artık ne yapalım? Namaz burada değil artık dışarıda kıl. Onun da babası müftüydü. Sonradan genel müdür oldu. Biz namazımızı kılamıyorduk bulunduğumuz kurumda. Yani Anadolu Ajansı gibi bir kurumda. Bu TRT de öyledir. Medyayı zaten hiç söylemiyorum bile. Yani burada bir küresel bir şey vardı. Baskı vardı. İnsanları gerici sıfatıyla hemen öyle bir algı oluşturuluyordu. İnsanlar dinlerinden uzaklaştırıldı ve ondan sonra bu şey normal gibi geldi. Yılbaşı kutlaması, tombalayla, içkiyle affedersiniz, dansöz oynatmakta falan artık böyle sıradanmış gibi gelmeye başladı. Yani  dediğiniz gibi önce hocam, önce insan biraz rahatsız oluyor. Ondan sonra ikincisine o rahatsızlık derecesi düşüyor. 3, 4 derken sonra artık normal bir şeymiş gibi geliyor. Bize de son 2000’li yıllara kadar hakikaten normal gibi geliyordu. Allah'a şükürler olsun şimdi medya sektörü değişti. en azından daha özgür olundu, inanca daha saygıyla yaklaşanların eline geçmiş oldu. Biz bunları inşallah şükür edeceğiz. Yeterli mi? Değil tabii. Yani şimdi bir  araştırma yapılsa herhalde yılbaşını kutlayanların yani günah anlamında kutlayanların sayısı çok çok fazladır diye düşünüyorum. Yani adam diyelim içmiyordur ama milli piyango bileti alıyordur veya onu yapmıyordur ama tombala oynuyordur. Farklı bir şeyler yaparak bir şekilde helal dairesinde değil de bir şekilde harama bulaşıyordur. Şimdi hocam biz dediniz ya  inandığı gibi yaşamak için yaşamalı. Hazreti Ömer'in lafıydı sanırım. Öyle demiştin. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: İnandığı gibi, inandığı gibi yaşamayan yaşadığı gibi inanmaya başlar diyor Hazreti Ömer.

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Evet. Aynen. Artık yaşamı sıradanlaştırıyoruz biz. Peki inandığı gibi yaşamak için topluma ne öneriyorsun hocam? Ne yapmamız lazım? Yani nefisle nasıl bir mücadele etmemiz gerekiyor? 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Hocam şimdi hocam şöyle bir araya gireyim. Oraya döneyim. Misyonerler 1935'te Kudüs'te toplanıyorlar. Onların başlarında Samuel Zomer diye birisi var. diyor ki yine misyonerlere konuşurken, "Ben sizden Müslümanları Hristiyanlaştırın istemiyorum." diyor. "Müslümanları Hristiyanlaştırmanızı istemiyorum" diyor. Başarmanız da zordur diyor. Ama benim sizden isteğim şudur. Onları Hristiyan gibi yaşamaya teşvik edin." diyor. Başardılar da hocam. Başardılar da. Yani şöyle etrafımıza, dünyamıza yaşantımıza bakın. Sadece Türkiye anlamında bunu söylemiyorum. Genel manada İslam coğrafyasına bakın. Aslında değerlerimizden koparıldık. Her alanda ailemiz çözülüyor. Tıpkı onlar gibi. Giyim, kuşam zaten malum görüyorsunuz vesaire vesaire. Haliyle onun dediği aslında yani  tabii ki Hristiyanlaştırmayı istiyordu ama belki zor ve uzak bir hedef görüyordu bunu. Siz onların giyimini, kuşamını, ahlakını, tercihlerini vesaireyi değiştirin. O bana yeterlidir. Zaten onlar değişirse onlar tıpkı Hristiyan gibi olacaklar. Şimdi bir adama Hristiyan ol desen kabullenmez. Müslüman olan bağırır, çağırır, kızar, eder ama yaşantı, kültür vesaire anlamında sen onu değiştirdiğin zaman bir şey demene gerek kalmıyor ki. Zaten zihin, algı onun gibi oluyor. Giyim, kuşam onun gibi oluyor. Yaşantı onun gibi oluyor. Tercihler onun gibi oluyor. Dolayısıyla senin yani onu Hristiyan yapmana gerek kalmıyor ki. Zaten Hristiyan gibi yaşıyor. Sadece adı ne oluyor ya? Ben evet Müslümanım diyor. Sakın bunu Müslüm Aktürk olarak ne bileyim diyelim ki Yüksel Güler kardeşim, Reyhan ablam ya da Mehmet Ali abi olarak düşünmeyin. Bizim böyle bir hassasiyetimiz olabilir. Çankaya'ya gidin, Kadıköy'e gidin. İzmir’e falan yere gidin. Ne demek istediğimi gayet iyi anlarsınız. Oradaki insanlara bakın. Bu toplumda öyle insanlar var ki şu an Kelime-i Şehadetin ne olduğunu bilmeyen insanlar var. Gerçekten de bakın İslam'ın temel beş şartını sayamayan insanlar var. Kelime-i Şehadeti telaffuz edemeyen, ne olduğunu bilmeyen nice insanlar var. Haliyle Fatiha'yı okuyamayan binlerce milyonlarca insan var. Sorsan Müslümanım der. Ama yaşantı anlamında, inancını bilme anlamında, tabiri caizse yok hükmündedir. Bu da şunu gösteriyor. Evet, adı Müslüman ama yaşantısı İslam ve Müslümanla hiçbir ilgisi yok. Bu yönüyle aslında bize düşen görev şu an günümüzde STK'ların, mütedeyyin insanların, grupların, ilahiyatların, imam hatiplerin, Diyanetin vesairenin, hepimizin ana görevi şu an Müslümana şuur kazandırmaktır. Müslümanda bir uyanış, bir diriliş, bir kendine getirme olayı olmalıdır. Çünkü kendimizi yitirdik. Biz şuurumuzu yitirdik. Hassasiyetimizi yitirdik. Ve Müslümanın aslında hayat felsefesine baktığınızda inanma vardır, yaşama vardır, örnek olma vardır. inanmak, yaşamak ve örnek olmak. İman, amel ve ahlak. Bugün  baktığınız zaman tamam iman var mı? Var. Kimseye ya senin imanın yok, diyemeyiz. Ben Müslümanım diyen herkesin imanı vardır. Allah indinde kendiyle Allah arasında başka bir şey var bilemem ben. İmanım var. Müslümanım diyen herkes ne kadar günahkar olsa da Müslümandır. Ama diğer tarafta imanın yanında şöyle baktığınız zaman yaşantı manasında, kulluk, maneviyat, dürüstlük vesaire, şefkat, merhamet anlamında bunu %100 diyebiliyor muyuz? Hayır. Çünkü öyle olsaydı bakın bu kadar cinayetler, bu kadar suçlar, bu kadar hırsızlık, bu kadar arsızlık, bu kadar toplumda işte bakın o şike diyor, o bir tarafta iddia diyor, o biri kokain diyor. O hem de toplumun saygın insanları bunlar ve Müslüman bunlar sonuçta. gider. Bu bağlamda inanma, yaşama ve örnek dediğimiz in iman etmek ve kulluk edip ahlak sahibi olarak topluma örnek olma hususunda ciddi bir problemimiz var. Bundan dolayı şuur ve iman zayıflığı  Müslümanları bu duruma düşürdü. İmanı güçlendirmeli, şuuru artırmalı. Buna yönelik çalışmalar yapmalıyız. Buna yönelik aslında programlar, buna yönelik  diyelim ki sohbetler, buna yönelik belki yazılar, makaleler, konferanslar, seminerler, toplantılar vesaireler yapılmalı. Toplumda gittikçe üç kavram da bunlar önemli. Üç kavram daha var ki onlar da her gün biraz daha zayıflamaktadır. Birincisi helal haram hassasiyeti bu toplumda gittikçe zayıflıyor. Herkes diyor ki ya herkes demeyelim doğru olmaz. Çoğu insanlar artık ya para gelsin nereden gelirse gelsin. Nasıl gelirse gelsin ne önemi var yani? İşte tabiri caiz der ya üzümün bağını sorma. Toplum gittikçe bu helal haram hassasiyetini yitirmektedir. Zayıflamaktadır. E tabii helal haram hassasiyeti zayıflayınca geri geliyor  kötü şeyler üretiyor, kötü şeyleri satıyor, bulaştırıyor. O bir tarafta çalıyor, o bir tarafta rüşvet yiyor. O bir tarafta yolsuzluk yapıyor. O bir tarafta toplumu aldatıyor, mağdur ediyor. O bir tarafta kredi kartını patlatıyor ve krediyi alıyor, ödemiyor. Niye? Çünkü o hassasiyeti yitirdi toplum git. Gittikçe de zayıflıyor. Bunun tekrar o hassasiyetin kazandırılması gerekir. Ahlaki değerlerimiz çok zayıfladı. Ahlaki değerden kastım giyim kuşam değildir. Ahlak sadece giyim kuşamla ölçülmez. İş ahlakı vardır. Ticaret ahlakı, komşuluk ahlakı, akrabalık ahlakı vardır vesaire vesaire. Yani birçok örnek sayabiliriz. E toplum bu ahlaki değerlerini her geçen gün biraz daha zayıflatıyor, kaybediyor maalesef. Ve son olarak dürüstlük ve güven anlamında problemimiz var. Eskiden 40 yıl 50 yıl önce baktığınız zaman toplum çeke, senede bilmem evrağa ihtiyaç duymadan para verirdi, borç verirdi, mal verirdi. Harman veririm, harmanda alırsın derdi. Ya da harmanda gel götür derdi. Harman oldu mu giderdi, alırdı ya da getirir verirdi. Bu kadar. Bugün artık İslam beldesinde, İslam şehirlerinde insanlar belgeyi veriyor, evrağı veriyor, çeki senedi. Muhatap diyor ki, "Almam, kabul etmem diyor. Yatırmaz diyor, vermez diyor. Ben paramın peşini isterim kardeşim diyor. Kefil getiriyorsun yine yok diyor. Evrak veriyorsun yok diyor." Şimdi bakın söz senetti, imandandı. Söz gitti, kefillik gitti. Evrak da var. O da artık kabul edilmiyor. Böyle bir topluma geldik. Eskiden çocuklarımızı komşuya, akrabaya teslim edebiliyorduk. Ben falan yere gidiyorum, çocuk sana emanet. Ya da falan yere gidiyorsun, giderken çocuğumu da yanında götür diye. Parayı altını verebiliyorduk komşuya. Allah aşkına bugün Müslüman Müslümana parasını, altınını, çocuğunu, ailesini teslim edebiliyor mu? Gönül huzuruyla çok zor. Hepimiz elimiz yüreğimizde bıraksak bile korkuyoruz. Acaba diyoruz. Bu bir gariplik yok mu? Biz Muhammedül Emin'in güvenilir dürüst Muhammed'in ümmetiyiz. Müşriklerin iman etmemesine rağmen emaneti teslim ettiği Muhammed'in ümmetiyiz. İslam barış dinidir. ‘Silm’ kökü onu söyler bize. Sevgi dinidir, güven dinidir. Ama Müslüman Müslümana güvenmeyecek duruma geldi. Bu bir gariplik var. Bunları konuşmalı ve bunları tamir etmeliyiz. Vakit uzadı biliyorum. Arkadaşlar da mesaj atıyor oradan. Buyur Müslüm abi. 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Hocam evet  çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun. Birkaç soru alarak programı inşallah 10.30 gibi en geç bitirmiş oluruz. Tamam abi. Sorusu olan var mı arkadaşlar? Mehmet Ali hocam herhalde soracak. Buyurun Mehmet Ali hocam. Genel başkanım. 

TİNGADER Genel Başkanı Mehmet Ali ÇELİK: Şimdi  hocamı dinledik. Teşekkür ederiz. Allah razı olsun. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Ses biraz az geliyor. Mehmet Ali abi. 

TİNGADER Genel Başkanı Mehmet Ali ÇELİK: Özür diliyorum. Şimdi bütün her şeyin temeli herhalde eğitim olsa gerek. illaki illaki bizim eğitim sistemimizde ferdin önce kendisine sonra ailesine sonra içinde bulunduğu topluma ve en sonunda da tüm insanlığa faydalı olabilmesi için ruh ve beden kabiliyetlerinin geliştirilmesi olarak ben ifade etmeye çalışacağım. Bu konuda tabii, , müesses nizamın iktidar kaynadını, dipten, kökten tenkit etmek gibi bir düşüncemiz yok. Ama eğitim sisteminin herhalde sokaklarımızı şu anda Danimarka'daki çıplaklar kampı haline getiren bir anlayışın ortadan kaldırılması için eğitim sistemimizi herhalde  kökten yeniden gözden geçirmemiz gerektiği inancındayım. Binlerce ilahiyat liseleri açıldı. Ben de ilahiyat lisesi mezunuyum ama bizim dönemimizdeki öğrencilik yıllarındaki edindiğimiz kültür ile şimdiki imam hatip liselerindeki öğrencilerin  aldığı kültür hiç kıyaslanmayacak şekilde sıkıntılı. Çocuklarımız sıfat kazanıyorlar imam hatip mezunu diye ama onun ruh ve mana kökünden çok uzak yetiştiren bir nesil var. Zaten diğer mesleki eğitim kurumlarımızdaki çocuklarımızın da durumu ahlak ve maneviyatı itibariyle çok daha geri. İşte bilemiyorum artık Türkiye'nin bu kaos toplumuna doğru giden yapısını yani toplumsal erozyonu, toplumsal kimlikten uzaklaşan yapımızı  yeniden inşa etmemiz için siyasetçilere çok büyük görevler düştüğü inancındayım. Benim şu anda soru veya sohbet havasında ortaya koyacağım ifadelerim bunlardan ibarettir Hocam. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Teşekkür ediyorum abi. Eyvallah. Doğru tespit teşekkür ederim.

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Salih Başkanım.

USSAM Komisyonu Başkanı Salih KURT: Evet. Müslüm Başkanım. Hayırlı akşamlar diliyorum. Tekrar da hocama selam ve hürmetlerimi sunuyorum. Hayırlı akşamlar diliyorum. Çok güzel dini bir  sohbet oldu. Tabii bu halkın geneline yayılması gerekiyor. Hocamın da isabet buyurduğu üzere biz eğitim sisteminde de bunun ciddi aksaklıklar olduğunu görüyoruz, düşünüyoruz. Eğitim sistemimizde bir problem var bizim. Çünkü Japon toplumu eğitim sisteminde en ileri gelen toplum olarak gösterilse de onlar bir dinleri olmamasına rağmen etik ve kültürel değerlerini  mükemmel bir şekilde gelecek nesillerine aktarabiliyorlar. Oysa Osmanlı kültüründen alınan medeniyeti yozlaştırılıp tekrar Osmanlı kültürüne satmaya çalışan batılılara inat biz kendi özümüze, gelenek ve göreneklerimize dönmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yine yüce Kur'an-ı Kerim'i azimüşşanda buyurduğu gibi: “Feinne meal usri yusra, inne meal usri yusra. Feiza ferağta fensab. Ve ila Rabbike ferğab”. Rabbimiz her şeye kadirdir. Her zorluktan sonra kolaylık var. Kim zerre kadar bir şer işlerse kendine işler. Kim zerre kadar bir hayır işlerse kendi için işler diyor. Tabii bu  bizim  gelenek kültürümüzde iyilik  bir temel kavramdır. İnsani değerlerimiz her şeyin önündedir. Yüce Allah'ın da Kur'an-ı Kerim'de buyurduğu gibi kim zerre kadar hayır işlerse kendine işler. Kim zerre kadar şer işlerse kendi için işler. Çünkü yarın kıyamet günü bizim yükümüz, hayrımız veya şerrimiz olacaktır kanaatindeyim. Allahu Teala'nın da zaten buyruğu bu yönde. Onun için benim sorum şu. Bu sistemi biz eğitim öncesi anaokullarda, eğitim öncesi öğrenimle nasıl adapte edip, entegre edip çocuklarımızı, gelecek nesillerimizi inancımıza darbe vurmak isteyen, örf ve adetlerimizi bozmaya çalışan bu  ideolojik yapıdan  kurtarır, nesillerimizi de bu şekilde garanti altına, gelecek nesillerimizi de garanti altına alırız? Çünkü  özellikle kulağıma geliyor bazı din alimlerinin de söylediği gibi imam hatiplerden deist veya ateist öğrenciler çıkıyor. Bu çok üzücü bir kavram. Özellikle benim de kahrettiğim, bir ben de bir eğitim kökenli bir arkadaşınızım, yani bu beni gerçekten ruhen ve fiziken, fiziken de olmasa, bedenen de psikolojimi bozup kasıp kavuran, rahatsız eden bir durum. Çünkü bir imam hatipli deistin çıkması özellikle son 10 yılda, 20 yılda çok üzücü bir hadise. Bunun önüne nasıl geçilebilir? Bunun için  bir öneri modeliniz var mı? Yani bir model eğitim öneriniz var mı? Teşekkür ediyor, Mehmet Ali Hocama, Müslüm Başkanıma ve değerli haziruna saygı ve hürmetlerimi sunuyor. Hayırlı akşamlar diliyorum. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Teşekkür ediyoruz. Hayırlı akşamlar. Dilinize sağlık. Şimdi tabii bu sorduğunuz soru üzerinde çok şey söylenir. Çok farklı cümleler de kurulabilir. Belki alakası yok ama ben şöyle bir örnek vereyim. Mesela  bizim bir Genelkurmay Başkanımız vardı Hilmi Özkök. Hatırlar mısınız? Belli bir dönemde hani darbe konuşuluyordu, bir şeyler olacak deniyordu. Hükümete bilmem ne operasyonu yapılıyordu, yapılacak deniliyordu. Bu adam hep engelledi ya da hani onlara katkı sunmadı, onlar gibi düşünmedi. Bunu yorumlarken hep şöyle denilirdi. Küçükken bu camiye gitmiş. Yani camide hani yaz Kur'an kurslarımız oluyor ya. Yaz Kur'an kursu misali o günkü koşullarda artık bir hoca bir cami neyse gidip bir dini eğitim aldığı için biraz bir Allah'ı, peygamberi, Kur'an'ı, duayı, namazı bildiği için diğerleri gibi tam anlamıyla düşünmemiş ve hani en azından tam %100 bir dindar olmasa da dindarlara yakın durmuş ve o birilerinin suyuna gitmemiştir. Böyle bir yorum yapılırdı 2000'lerin başında. O hükümetin ilk geldiği dönemleri hatırlarsanız birtakım operasyonların da olduğu dönemler. Şimdi aslında bu şunu şunun için söyledim. Bir yere varma adına söylüyorum. Geçmişinde, çocukluğunda, aileden ve okuldan iyi bir manevi eğitim alırsa, yoksa baktığınız zaman biraz önce söyledim, Tevfik Fikret'in oğlu Robert Koleji'nden mezun. Avrupa'da okuyor ama dinini kaybediyor. Çünkü ailesi ona din eğitimi vermemiş. Dini öğretmemiş. İslam'ı bu yönüyle ona tanıtmamış. Şimdi bizde de eğer ki akıl, batıl aklı olursa, yaşantı batı yaşantısı olursa, e tabii ki algı da orada olacak. Düşünce, akıl vesaire yaşam batılı olunca artık fiil olarak doğulu bir şey beklemeyin. Bir Müslüman hani  yaşantısı ya da tercihi beklemeyin. Çünkü her şey, bütün kodlar batı kodu oluyor. Haliyle temel atılırken zaten çocuğun kişiliği  yani bugün bilimsel kanıtlarda 2 yaşında şeklini alıyor. 7 yaşında artık kişiliği bile oturuyor aslında. Hani 7'sinde neyse 70'inde de odur diyoruz ya. Biraz da odur aslında burada. Haliyle bugün beni yani umutlandıran ve sevindiren şey şu. Diyanet de son dönemlerde, son yıllarda buna çok önem verir oldu. Çok da doğru bir karar. 46 yaş Kur'an kurslarımız var bizim değil mi? Eskiden hani anaokulu dediğimiz bugün 4-6 yaş kursları aslında o çocukları şekillendirdiğimiz, kişiliğini oluşturduğumuz, kimliğini verdiğimiz, milli ve manevi değerlerin verildiği yerlerdir. Çok doğru bir yaşta ve hani kurumda ele alındı bu. Bu devam ederse her köyde, her mahallede, her semtte bunun örnekleri olursa ben şuna inanıyorum. Oradaki hocalarımız da hoca hanımlarımız özellikle 4-6 yaşa onlar bakıyorlar. Anne şefkatini, merhametini verirse, milli ve manevi kimliği oluşturabilirse ki bunun için aslında iyi bir eğitimden geçirilmeleri geçirilmeleri gerekir. Çünkü bunlar geleceğin annelerini, babalarını, idarecilerini, öğretmenlerini, doktorlarını yetiştirecekler. Bir anne gibi düşünün. Bunlar çocuklara milli manevi kimliği verirse, maneviyat yüklemesi iyi yapabilirse, o şahsiyeti oluşturabilirse ben inanıyorum ki toplum, evet, bugün Z kuşağından şikayetçiyiz yaş itibariyle. Hemen onları biz şey yaparız ya bunlar hiçbir şey görmedi ki. Hiçbir şey bilmiyor ki. Çekmedi ki bunlar biz ölürsek ne olacak vatanın, milletin, evimizin hali diye hep şikayet ettiğimiz Z kuşağı belki de gün gelecek bu Z kuşağının çocukları, torunları eğer 4-6 yaşlar ve örneği okullar ve eğitimler iyi verilirse ben şuna inanıyorum. Bu toplum gelecekte çok farklı olacaktır. Çünkü temeli sağlam geliyor. Ama bunun arttırılması ve daha profesyonel bir hoca ekibi tarafından bu çocuklar eğitim almalıdır. 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Teşekkür ediyoruz hocam. Bu 4-6 yaş olayı gerçekten çok güzel. Allah razı olsun. Yani açığı kapatmaya çalışıyorlar. Kaç yılda telafi edilir bilemiyoruz ama önemli olan başlamak bir yerden. Evet. Allah razı olsun İbrahim hocam. Var mıydı?

İbrahim ÖZCAN: Esselamünaleyküm. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Aleykümselam. 

İbrahim ÖZCAN: Şimdi şimdi ben Zeki Hocamı Mersin'de Mustafa Öncü Hoca’nın odasında tanıdım. Allah razı olsun. Çok faydalı bir konuşma oldu. Müslüm Hocamdan da Allah razı olsun. Çok önemli bir program. Bugün hakikaten isterdim, daha çok kalabalık kişiler dinlesin. Şimdi imam hatip meselesine gelince şimdi bildiğiniz gibi son zamanlarda bütün İslam toplumları özellikle hedefte. Ne kadar, yani sağlam bir yapı olursanız olsun, mutlaka aranıza bir münafık, ve benim şahsi kanaatim bu inancını değiştiren imam hatip ruhundan, imam hatibin sebil suyundan içmemiştir. Yani hocamın söylediği gibi, zaten hocamın çoğu çoğunu hocam anlatıyor. Yani eğitim küçükken başlar, aileden başlar. Ondan sonra tabii ki çevrenin de etkisi var ve çok güzel örnekler verdi. Yani ben şuna inanıyorum. Bu asrın silahı maalesef münafıklıktır. Yani dediğiniz gibi kültürdür. Lafı uzatmayacağım çünkü çok güzel konuşmalar oldu. Sorumu soracaktım. Hocam zaten cevap verdi biraz önce. Ama selam vermiş olmuş oldum. Bir de dua maksadıyla hepinizden Allah razı olsun diyorum. İyi akşamlar diliyorum. Cenabı Hak Mekke'nin fethinin ruhunu yaşamayı ve yaşatmayı nasip etsin. Mehmet Ali Çelik Hocama da çok teşekkür ediyorum. Çünkü en önemli yaraya parmak bastı ve güzel cevapladınız. Hepinizden Allah razı olsun. Selamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekatü. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Aleykümselam Hocam. Teşekkür ediyoruz. Eyvallah. 

İbrahim ÖZCAN: Ha bu vesileyle şunu söyleyeyim. 2025 yılını affedersiniz devlet  bunu aile yılı olarak ilan etti. 2026 yılına giriyoruz. Bence aile yılı asırlara yayılmalı, günlere yayılmalı. Dediğiniz gibi bir  ailenin ve bir toplumun dili ve dini istismar edilirse kendi benliğini kaybeder. İyi akşamlar diliyorum.

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: İyi akşamlar hocam. Teşekkür ediyoruz.

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: İbrahim Hocam, Katkınız için teşekkür ediyoruz. Siz dediniz ya daha çok katılım olsaydı bu önemli değil. Biz bunun zaten videosu alınıyor, kaydı yapılıyor. Artı bu konuşmanın Salih Başkanım kaydını yaptı. Haber olarak alacağız, yayınlayacağız inşallah. 

İbrahim ÖZCAN: Allah razı olsun. Çünkü ben grupta bir gene yazdım. Lütfen dinleyin diye müdahale ettim biraz önce.

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK:  Allah razı olsun ya. Daha çok insanımız istifa edecek Allah'ın izniyle. 

İbrahim ÖZCAN: İnşallah. Allah razı olsun. Dua zaten keyfiyet önemli ve netice hasıl oldu. Hepinizden Allah razı olsun. Dua eder, dua bekleriz. İnşallah. 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: İnşallah. Soru yoksa hocam duayla kapatalım inşallah. Var mı arkadaşlar sorusu olan?

TİNGADER Basın Sözcüsü Hasan BUDAK: Başkanım,

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: buyur Hasan hocam. Antep İslahiye'den.

TİNGADER Basın Sözcüsü Hasan BUDAK:  Teşekkür ediyorum. Müslüm Başkanım.

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK:  TİNGADER Basın Sözcümüz Hasan Bey.

TİNGADER Basın Sözcüsü Hasan BUDAK: Hocam hoşgeldiniz öncelikle. Selamünaleyküm. Allah'ın rahmeti, bereketi üzerinize olsun inşallah. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Aleykümselam.

TİNGADER Basın Sözcüsü Hasan BUDAK: Hocam arada sırada kopukluklar oldu. Gaziantep'teyim. Burada yoğun bir kar yağışı başladı. Elektrik kesintisinden dolayı kusura bakmayın tam da takip edemedim. Hocam hepimiz Müslümanız elhamdülillah ama hepimiz Müslümanlığımızın icabını yaşayamıyoruz. Maalesef biz Müslümanlığın icabını yaşamaz haline geldik. Dindarlık diyoruz. Kim inandığı gibi yaşıyorsa ona dindar insan sıfatını takıyor. Dindar adam diye yad ediyoruz. Biliyorsunuz bu sıfat onun hakkıdır zaten. Siz dindarlığı zamanın kötülük ve fitnesine karşı giyilen koruyucu bir zırh olarak da kabul edebilirsiniz. Hocam bu anlamda bir Müslümanın yılbaşında Müslüman olmanın gereği nedir sizce? Benim sorum budur Hocam. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Aslında sevgili Hasan abim, Hasan Hocam belki hani tam katılamadığın için programa dediklerimi takip edememiş olabilirsin. Ama aslında bir saattir biz belki daha fazla oldu. Bir saat 10 dakikadır bunu konuşuyorduk. Yani hatta sadece hükmünü konuşmadık. Caiz mi değil mi diye. Onu zaten söyledik. Ve daha sonra kimlik üzerinden konuyu konuştuk. Kültür anlamında konuştuk. Haliyle  bu sorduğunuz soruya cevap verdik. Bu şuurluyla şuursuz Müslümanın aslında gecesidir dedik. Evet. Şuurlu Müslüman bu geceyi bilinen şekliyle klasik bildiğimiz modern dünyada ekranlarda ve vitrinlerde yaşanan, yaşatılan şekliyle değil. Eğer bunu yaşatacaksa ya da idrak edecekse Müslümana düşen ömründen bir yıl gittiği için, ömrünün geri kalanının yeni yılına gireceği için şükür ile, dua ile, zikir ile, hamd ile Kur'an tilavetiyle vesaireyle geçirmesi gerekir dedik. Onu da zaten ifade ettik.

TİNGADER Basın Sözcüsü Hasan BUDAK: Evet hocam. Peki şöyle birşey de var. Biliyorsunuz şimdi gençler yeni nesil Z kuşağı diye adlandırdığımız Z kuşağı var. Z kuşağı biraz sosyal medya olsun bu mobil uygulamalar olsun eğlence platformları olsun son zamanlarda bayağı bir yoğun olarak bu platformlara takılıyorlar. Bu platformlarda dine, İslam dinine karşı saldırılar oluyor biliyorsunuz. Yani hepimiz bunları takip ediyoruz. Bu saldırılardan diyeyim ben. Etkilenen gençler yani 15 yaşında, 20 yaşındaki gençler şu an bizim gibi düşünemiyor Müslümanlığı. İslam dinini yaşayamıyor tam anlamıyla. Bunun için bazı engeller var. Ya engellerden kastım sosyal medyadaki öne çıkan videolar olsun. Gençleri dinden soğutma. Peki bu sizin bahsettiklerinizden gençler, bilinçsiz gençler günah olarak yani nasıl değerlendiriyorsunuz bu gençler? Bilinçsiz gençler. Şimdi yılbaşı etkinliğine katılıyorlar ister istemez. Çünkü onlar için büyük bir eğlence olarak görülüyor bu. Yani eğlence formatında bakıyorlar buna. Peki bu gençlerin ahiret hayatı diyeyim size. Ahiretteki yeri nedir? Soruyu da tam toparlayamadım. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Şimdi eyvallah hocam. Ahiretle ilgili hani, biraz önce onu ifade ettim. Bu bir ameli bir konudur. İtikadi bir konu değildir. Yani bu yılbaşını bir genç kutladı diye imanını kaybetmez. Tabii ki iyi bir şey değil. Tabii ki eğer meşru bir şekilde de bu geceyi kutlamadıysa, örneğin Kur'an, namaz, dua vesaire, içki, kumar vesaireyle kutlarsa tabii ki bunun günahı olacak. Ama bu günah onun, tamam ahirette mutlaka bunun hesabı olur. Belki Allah affetmesi, cezası da olur ama bundan dolayı imanını kaybetmez. Ama tehlike şu ki o günahı işlemek değildir. O bir tehlikedir. O bir günahtır ve olmaması gerekir. Ama zaten içki içen adam dün de içiyordu. Bugün de içti. Belki yarın da içecektir. Kumar oynayan dün de oynamıştır. Bugün de oynar, yarın da oynar. Ama biz bunu kimlik üzerinden, kültürel kültür transferi üzerinden konuştuk ve asıl tehlike o dedik. Yani eğer ki bu sıradanlaşırsa, normalleşirse, algı olarak artık onun zihnini  işgal eder, teslim alırsa tıpkı hani biraz önce Haz. Ömer'in sözünü söylemiştik. İnandığı gibi yaşamayan yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bu asıl tehlike budur. Ve biz bir örnek verdik. Macarları, Bulgarları falan. Mesela İspanyolları düşünün. İspanya Müslüman bir ülkeydi. Ama oradan çıkarılıyor Müslümanlar. Bugün artık orada İslam'ın ismi kalmadı tabiri caizse. Veya Bulgarlar, Macarlar Türk’tü ama bugün adamlar kendilerini Türk bile kabul etmiyorlar. Örnekleri daha da arttırabiliriz. Burada tehlike kültür transferidir, kimlik transferidir, ahlak, yaşantı transferidir. Asıl ona karşı bizim bilinçlendirme yapmamız gerekir. Çocuklarımızı bundan korumamız gerekir. Ama bir şeyi yasaklamak bazenNçözüm değildir arkadaşlar. Onu da ifade edeyim. Yasaklar bazen cazip hale gelir. Yapma dediğin şeyi insan daha çok yapmak ister. Yani yapma dedikçe o onun için daha da kıymete biner. bunu yasaklayarak, vurarak, kırarak vesaireyle değil de alternatif oluşturarak. Mesela ben  Erbakan Hocanın şu yönünü çok severim ve hani rahmetle anıyorum. Nedenini söyleyeyim. Bakıyorsunuz mesela yılbaşına karşı Mekke'ni fethini koydu gece olarak. Kardeşim sen bir şey mi yapmak istiyorsun? Al sana Mekke'nin fethi. Git orada ezgileri dinle, ilahileri dinle, marşları dinle. Kur'an'ı dinle, sohbeti dinle, coş evine dön. Gidip meyhanede geceyi kutlama diyor sana. Bir alternatif oluşturuyor. Bir tarafta bakıyorsun ki mesela Avrupa Birliği'ne karşı D8'leri kurdu. Bakın yani Avrupa Birliği'ne kızmak yetmiyor. Düşman olmak yetmiyor. Senin alternatifin ne? Sen nasıl var olacaksın? Onu söyle bana. Ya da banka mesela sistemi var. Banka sisteminin karşısına ne yaptılar? Katılım bankasını koydular. Tamam sen faiz kötü diyorsun, haram diyorsun, şöyle diyorsun, savaş açıyorsun iyi güzel de sistem bugün dünya sistemi banka sistemine ihtiyaç duyuyor. Senin elinde buna alternatif var mı yok mu? Varsa bankayla mücadele etmek kolaydır. Ama olmazsa o zaman ona mahkum kalırsın. Aynı şekilde mesela bakıyorsunuz TÜSİAD vardı. MÜSİAD’ı karşısına koydu. Haliyle burada yani yılbaşını kutlamak caiz değildir, haramdır falan. Tamam doğru. Ama madem gençlerin böyle bir arayışı var diyorsun, gençlere de bir alternatif bir yol açabilmeliyiz. Onun arayışı içerisinde olmalıyız diye düşünüyorum ben. Evet. Kimliğimizden ödün vermeden, kültür transferi yapmadan, inancımıza bağlı kalacak şekilde. 

TİNGADER Basın Sözcüsü Hasan BUDAK: Çok teşekkür ederim hocam. Allah razı olsun. Sağ olun. Katılımlarınızdan dolayı çok teşekkür ediyorum. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Hasan hocam. Eyvallah. Üstadım. 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Hocam  duadan önce Mekke'nin fethinden böyle bir iki dakika da olsa bir bahsedebilir miyiz? En azından biz de kutlamış oluruz. Anarak kutlamış oluruz. 

USSAM Komisyonu Başkanı Salih KURT: Ben bu arada araya gireyim de yani burada Fethi Hocam var. Müslüm Başkanım, mesela Umre yapacak. Ondan bir dua sözü alalım. Belki söylemek istediği bir iki cümle olur. Yani Fethi Hocama bir söz verebilirsek iyi olur.

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Olur tabii ki. Burada bir de bir soru sormuş. Hocam dinimizde evlat edinmenin hükmü nedir? demiş. Evet. Kız erkek çocuğu büyüdüğünde ebeveynlerine gerçek evlat gibi olur mu diye bir de bir soru sormuş. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK:  Tamam. Şimdi İslam hukukunda evlat edinmek yoktur ama kimsesiz, öksüz, yetim, muhtaç vesaire mağdurlara sahip çıkmak vardır. Haliyle baliğ oluncaya kadar kendi evinde de barındırabilirsin. Kız ya da erkek baliğ olmadığı sürece. Baliğ olduktan sonra ama nikah düşerse, düşen bir evlatsa, bir çocuksa onu aynı çatı altında bırakmak pek uygun görülmez. Sebebi şu. Düşünün bir erkek, bir bayan, karı koca bir kız evlat aldılar. Kız diyelim ki bu adamın yeğeni değil. Bu kız, bu adamın hani böyle  evlenemeyeceği biri değil de evlenebileceği, dinen evlenebileceği bir kız olsa ve hanımı diyelim ki bir yere gitti, hastanede yattı ya da Umreye gitti düşünün. Bu kızla bu adam aynı evde nasıl tek başlarına kalacaklar? Nikah düşüyor birbirlerine. Çünkü tersinden alın. Bir erkek vardı. Bu erkek diyelim ki bu bayanın yeğeni değilse, akrabası değilse böyle nikah düşmeyecek anlamında söylüyorum. O halde bu adam da yolculuğa gitti, sefere gitti, çalışmaya gitti, ne bileyim şehir dışına çıktı. Bu kadınla bu erkek tek başlarına nasıl kalacak? Çünkü nikah düşüyor. Bundan dolayı baliğ oluncaya kadar olabilir. Baliğ olduktan sonra bunları aynı evde tek başlarına tutmak uygun olmadığından evlatlık bu yönüyle sıkıntı. Fakat tabii ki her zaman, her yaşta ihtiyacı olana yardımcı olmak maddi manevi  sevaptır ve tarifi tabiri caizse tarif edilemeyecek kadar da mükafatı çoktur. Evlatlık yoktur. Ama her zayıf, yoksul, kimsesiz çocuğa sahip çıkmak İslam'ın tavsiyesidir. Maddi ve manevi.

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Mehmet Fetih Bey cevabı aldınız bence. Ayrıca bir sorun olacak mı?

Mehmet Fethi AKTÜRK: Evet, olacak Hocama. Hayırlı akşamlar herkese. Hocam, peki, çocuk esirgeme kurumu şimdi yeni bir uygulama başlatmış. 3 aylık dönemler şeklinde de verebiliyor. Yani biz en azından böyle bir yuva özlemi, ben bunu ta gençlik dönemlerinde de yapıyordum. Yani 4-5 yaşında çocuğum vardı. O yaşta bir çocuk da alıyordum. 3’lüyorduk çocukları. Şimdi ben bunu 3 aylık dönemde aslında şimdi biz tamamıyla niyetlenmiştik. Ama sizin bu konuşmanızdan sonra bundan vazgeçeceğiz gibi ama 3 aylık veya 6 aylık dönemler şeklinde daha okula başlamadan o yaştaki çocukları onlarda bir sakınca yoktur herhalde. 4- 5.

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK:  Hocam baliğ oluncaya kadar değil 3 ay, değil 6 ay, değil bir yıl baliğ oluncaya kadar ister kız ister erkek alıp evinizde büyütebilirsiniz. Hiçbir sakınca yok. Ama baliğ olduktan sonra sorumluluk başlar. Helal haram anlamında artık emir ve yasaklar başladığı için  tamam siz ve hanımınız evdeyken bir kızın evinizde ya da bir erkeğin evinizde olmasında bir sakınca yok. Ama siz bir yere gittiniz evde başka bir erkek olsa evlatlık orada sıkıntı başlıyor. Yoksa yani ona bakmayın, ona yardım etmeyin, sahip çıkmayın falan. Böyle bir emir yok. Bilakis imkanların dahilinde ne kadar yardımcı olursan dinen sevaptır. Sadaka, zekat, yardım, nasihat, maddi manevi katkı her zaman güzeldir. Onda bir problem yok. Sadece nikah ve  hani helal haram anlamında sorun ve sıkıntı olur. O da baliğ olduktan sonra.

Mehmet Fethi AKTÜRK: Anladım. Tamam hocam. Teşekkür ederim. Eyvallah hocam. Hocam  öyle yapalım mı?

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Mekke'nin fethinden böyle bir - iki dakikalık bir özetlersek ondan sonra bir duayla bitirelim inşallah programımızı.

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Duayı Umreye gidecek hocamız yapıyor değil mi abi? 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Yok hocam onu da sizden bekliyoruz. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Yok bence vallahi Umreye gidecek olan yapsın. Ben yaparım alışığım. Her gün yaptığım iş, ama Fethi Bey yapsın. 

USSAM Komisyonu Başkanı Salih KURT: Doğru diyor Müslüm Başkanım. Yani duayı Fethi Hocam yapsın. 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Hoca değil kardeşim, emekli polis. Yapabiliyorsa.

USSAM Komisyonu Başkanı Salih KURT: Olduğu kadar içinden nasıl geliyorsa döndüğü kadar. Bir de oradan bize bir dua sözü versin Müslüm Başkanım, gittiği yerden bir dua sözü versin bize.

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Aynen. Zaten imam olmuştu bir yerde, bir camide. Gitmişti imamın kıyafetlerini, cübbesini falan giymişti. Şimdi öyle cübbe giymek kolay değil. Hocam o zaman Mekke'den, Mekke'nin fethinden bahsederken, sen yapacağın duayı düşün Fethi Bey. 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Şimdi Feth abiyi de heyecanlandırma. İçinden ne geliyorsa ya bir cümle de olsa olur yani. 

Mehmet Fethi AKTÜRK: Şimdi ben ben herhalde benden yaşça küçüksünüz hocam. Eyvallah. Ben hiçbir meslek sahibine saygıda kusursuzluk etmek istemem. Hatta hanıma bile saygısızlık olmasın diye mutfağına girmiyorum. Bu sizin işinizdir. Saygısızlık etmeyeyim Hocam. Onu sizden rica edeyim ben. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK:Eyvallah. Estağfurullah.

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Haddini biliyorum diyor. Tamam. Çok güzel bir bağladı. Helal olsun. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Şimdi tabii ki Mekke'nin fethi, İslam dini bir ibadet dini olduğu kadar olduğu gibi aynı zamanda bir iman ve cihat dinidir de biliyorsunuz bunu zaten. Haliyle Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, Mekke'yi  fethediyor. Ama Mekke'nin fethini sadece böyle bir şehrin, böyle bir ülkenin fethi olarak görmemek lazım aslında. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmet Han cennet mekanı İstanbul'u fethettiğinde sadece bir şehri fethetmiyor ve bir çağı açıp bir çağı kapatıyorsa Peygamberimizin (sav)'ın da Mekke'nin fethi aslında şerrin defidir. İnkarın, küfrün ve silinmesidir. Hakkın galip gelmesidir. Batılın zail olmasıdır. Ve bu yönüyle temel aslında Mekke'de vahyin inişiyle başlar temel olarak. Ama ve lakin onun mührü de Mekke'nin fethidir. Medine'den gelip tekrar Mekke'yi Peygamberimiz fethedince haliyle artık küfrün batıllığı izale olur. Hak galip gelir, mührünü oraya basar ve elhamdülillah o gündür bugündür Kabe'de Allah'ın hani dini yaşatılmakta. Ve aynı zamanda orada umreler, haclar, tavaflar yapılmakta. Ama aslında aynı zamanda imanın ve İslam'ın dünyanın dört bir kucağına, dört bir ucuna da gitmesinin temeli Mekke'de atılıyor. Tabii İslam'da fetihler nizam-ı alem için yapılır. Allah'ın rızası için yapılır ki Peygamberimizde de onu görüyoruz. Mekke fethediliyor. Peygamberimiz Mekke'ye geliyor. Kabe'ye giriyor. İnsanlar titriyor, öyle korkuyor. Biz bu adamı Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ı Mekke'den Medine'ye gitmesine zorladık diyor. Yani uğraştık bu adamla. Ya bu adamın canını kastettik, malına kastettik, huzurunu kaçırdık. Şimdi bizi kılıçtan geçirecek diye korkuyorlar. Ürküyorlar böyle. Peygamberimiz geliyor tevazuyla sakin bir şekilde Kabe'ye giriyor. Bakıyor ki insanlar korkuyor, ürküyor. Peygamberimizin Kabe'ye girişi tevazuyla bu çok mükemmel bir şey. Örnektir aslında insanlara, Müslümanlara. Zaferden sonra bile kibirlenmemek, tevazulu olmak ve aynı zamanda hani bir duruşun, bir vakarın olacak. Zafer sarhoşu olmayacaksın. Yani onu gösteriyor aslında Müslümanlara ve insanlara giriyor korkuyorlar. Peygamberimiz soruyor. Sizce bugün ben size ne yapacağım? Ne bekliyorsunuz? Ben bugün nasıl bir karar vereceğim sizinle ilgili? Adamlar titriyor, ürkütorlar. İçlerinden biri diyor ki, "Ya Muhammed sen hak Peygambersin. Sen merhamet Peygamberisin. Sen bir de hiçbir şey yapmazsın" der. Peygamberimiz, doğru söylüyorsun diyor. Hepiniz hürsünüz diyor. Hiçbirinin burnuna bile böyle bir fiske vurulmuyor hocam. Burnu kanamıyor hiçbirinin. O müşriklerin dahi ona işkence edenler, boykot uygulayanlar, Mekke'den Medine'ye hicrete zorlayanların hiçbirine bir şey demiyor. Hepiniz hürsünüz diyor. Bağışlamak. Şimdi buradan alacağımız ders mesela ben Mekke'nin fethine davet edildiğimde bunu örnek veririm. Peygamberimiz ya müşrikleri affetmiş. Ona savaş açanları affetmiş. Taif'te affetmiş. Uhud'ta affetmiş. Kan revan içerisinde kalmış yanağı, bacağı vesaire, affediyor. Hürsünüz diyor. Ama biz yeri geliyor kapı komşumuzu affedemiyoruz. Müslümanı affedemiyoruz. Kardeşimizi, abimizi affetmiyoruz. Kin güdüyoruz. Dünyalık için, başka birşey için, asla bunu unutamıyoruz. Birbirimizi affedemiyoruz. Yani İslam'ı anlıyoruz ama tam anlamıyoruz bence. Peygamberi örnek alıyorsan bak kafiri müşriki affetmiş ya bağışlamış. Canına kastedenleri, ona silah bıçak ok bilmem kılıç çekenleri affetmiş. Ya şuradaki komşun sana bir laf söyledi, ya da arabayı park ederken sorun yaşıyorsun herhangi bir gürültüden, sesten dolayı selamı sabahı kesiyor insanlar. Ve modern dünyadayız biz 21. yüzyıldayız. Selam sabah kesilse. İyi hocam. Selam sabah ne? Silahı çekiyor vuruyor ya. Yani aynen öyle. Doğrudur. Dolayısıyla tabii ki Mekke'nin fethi önemlidir. Bu fetihle birlikte aynı zamanda bedenler, kalpler, gönüller fethedildi. Ki zaten bir yeri fethedecekseniz önce gönülleri fethedeceksiniz. Kalpleri fethedeceksiniz. Onlar fethedildikten sonra mesela hatırlayın, Peygamberimiz  Medine'ye gidiyor. Medine'de, Medine'nin girişinde onu ilahilerle karşılıyorlar. Tale al bedru ilahisini orada okuyorlar ona. Bugünkü ifadeyle davulla zurnayla karşılıyorlar tabiri caizse. Yani düğünle, ilahiyle, zikirle kucak açıyorlar ona. Ama aynı Peygamberimiz Taif'e gidiyor. Taif'te onu taşlıyorlar. Sebep aynı, Peygamber aynı işi yapıyor. Aynı davete gidiyor. Bu taraf onu bağrına basıyor. Bu taraf onu taşlıyor. Arada bir fark var. Gerekçe ne? Gerekçe şu: Medine'ye Musab bin Umeyr’i gönderiyor. Git oraya İslam'ı anlat diyor. Musab bin Umeyr altyapıyı hazırlıyor. Aslında insanlar İslam'ı öğreniyor, duyuyor. Peygamberi duyuyor. Kur'an'ı duyuyor. İslam'ın o emirlerini, yasaklarını, mesajlarını kavrıyor. Altyapı oluşuyor. Ama Taif'te böyle bir davetçi yok. Taif'te İslam'ı bilmiyorlar. Altyapı oluşmadığından Taif'te Peygamberimizi taşlıyorlar. Medine'de Peygamberimizi bağrına basıyorlar. Bağrılarına basıyorlar. Niye? Çünkü altyapı var. Bu da neyi gösterir? Bilginin, ilmin ne kadar önemli olduğunu, alimin, öğretmenin, din adamının işini doğru yaptığında ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Aslında bakın Medine'yi Peygamberimiz hiç kavga, savaş, bıçak olmadan fethediyor. Giriyor, Medine onun oluyor. Ama Taif’e gidiyor, taşla kovalıyorlar Peygamberimizi. Altyapı bu yönüyle bilgi, irşat, tebliğ, doğru temsil birçok yeri kendiliğinden fethettiriyor zaten. Onun için İslam'da fetihler önce gönüllerden başlar. Gönülleri fethetmediğiniz yerde de kalıcı olamazsınız zaten. Gün gelir sizi oradan söker atarlar. Onu da öyle ifade edeyim. Mekke ile ilgili tabii fetih için fetih nesli gerek. Peygamberimizde de o neferler, o yiğitler vardı ve Mekke'yi çok rahat fethetti. İstanbul'da İstanbul fethedilirken Osmanlı'nın ordusunda o yiğitler vardı. Haliyle fethedildi. Anadolu'ya girerken Alpaslan'ın ordusunda o yiğitler vardı. Yiğitlerin olduğu yerde fetihler her zaman olur. Fetih nesli fetihler için birebirdir. O olmadan fethetmek ve başarılı olmak pek de  kolay değildir. Mekke'nin fethi, İstanbul'un fethi, Malazgirt'in fethi buna benzer yerlere bakın. Talan yoktur İslam'da. Yani Mekke fethedilince madem öyle, intikamı alın, yıkın geçin, yağmalayın, öyle bir şey yoktur. Kibir yok, tevazu var. Zulüm yok, merhamet var. Kin gütmek yok, affedicilik var. Ve hiçbirinin canına, malına, ırzına, tarlasına, bağına, bahçesine zarar yoktur. Çünkü İslam savaş hukukunda, savaşa müdahil olmayan hiçbir insana dokunulamaz. Yaşlılara dokunamazsınız. Kadınlara, çocuklara, din adamlarına, elinde silah olup cephede olmayanlara, erkeklere dahi dokunamazsınız. Tarlasına, bağına, bahçesine, hayvanına zarar veremezsiniz. Bir de şimdi Kudüs'e bakın, Filistin'e bakın. İslam hukukunda savaşa müdahil olmayan hiçbir varlığa zarar veremezsiniz. Parmağını bile tabiri caizse ısıramazsınız. Bu kadarki de bizim inancımız  insana değer verir. Savaşta dahi. Savaşta dahi zulme yer yoktur İslam hukukunda. Mekke'nin fethi bir de bize şunu hatırlatır aslında. İşi ehline vermek. Mesela Peygamberimiz Mekke'yi fethediyor. Osman bin Talha'ya Kabe'nin anahtarını veriyor. O ve ailesi Kabe'nin temizliğinden, yönetiminden sorumlu ama Müslüman değil. Ama işi iyi yapıyor. Diyor ki, "Anahtar sende kalsın, devam et." Belli bir zamana kadar. Daha sonra Haremeyn olduğu için Mekke Medine'ye belli bir şeyden sonra Müslüman olmayanların girişi yasaklanıyor. Zaten Müslüman olanlar oluyor, olmayanlar da ayrılıyor. Yani anahtarı o ilk dönemlerde Müslüman olmayana veriyor. İşi ehline vermek bizim ideolojiden, bizim akrabalardan, bizim partiden, sendikadan demiyor. Kim en iyisini yapıyor? Şu o zaman ona verelim. Bu işi tam da günümüzde ihtiyaç duyduğumuz bir şey değil mi? Ondan sonra fetihler her zaman tabii ki Allah için ve nizam-ı alem için yapılır. Fakat fethettikten sonra da gavur da olsa, Müslüman bile olmazsa onun canı, malı, ırzı İslam koruması altındadır. Müslüman olursa senin gibi benim gibidir. Artık dokunulmazdır. Müslüman olmazsa vergisini öder, cizyesini ve yine senin gibi vatandaş olarak kalır. İslam hukukunda. Şimdi İslam hukukunda gavuru yeniyorsun. Diyorsun ki tamam, benim gibi yaşayabilirsin. Müslüman ol. Her hakka benim gibi sahipsin. Müslüman olmak istemiyorsan yine kalabilirsin. Sadece vergi ödeyeceksin. Başka bir şey yok. Ama bugün gavur senin toprağını elinden alıyor, bombalıyor, sürüyor. Yaptıklarını Kudüs'te, Filistin de zaten hepimiz görüyoruz. Fazla da o konuda cümle kurmaya da gerek yok. Başka da ne diyeyim? Özetle diyeceğimiz şey şu. Biz güçlü olduğumuzda dünya huzur buluyor. Biz zayıfladığımızda dünyada da huzur kalmıyor. Bugünkü fotoğrafta bunu gösteriyor. O halde Müslüman çalışacak. Bilgiye de, ilme de, üretime de, herşeye de bu yönüyle sahip olacak. Güçlenecek ki dünyada huzur olsun, adalet gelsin. Ve şunu bilmeli ki Müslüman zayıfladığında dünya kan revan içerisinde kalıyor. Ben bundan dolayı şöyle bir cümle kuruyorum. Abartılı bulunabilir. Irkçı olarak da değerlendirilebilir ama bunun altyapısı iyi bilinirse öyle değerlendirilmeyeceğini düşünüyorum. Bu millete kılıç çeken kişi beş vakit namazını camide de kılsa ben bana göre ateştedir o insan. Nedenini söyleyeyim. Gerçekten de bu devlet ümmetin abisi ve hamisidir. Bugünkü Filistin'de, Kudüs'te, Somali'de, Balkanlarda nerede bir mazlum varsa gerçekten de bu millet dün de gidiyordu, bugün de yarın da gidecek. Hep bu konuda elini uzatmıştır, gövdesini koymuştur. Madden, manen elinden geldiğince bir şeyler yapıyordur. Bugün de zaten görüyoruz. Bundan dolayıdır ki bütün planlar hep bu ülke üzerine kurulur. İslam dünyası için söyleyeyim ve ayağına çelme takılır, tökezletilir. Bu millet tökezleyince ümmeti İslam da tökezliyor ve zulüm altında kalıyor. Bu ümmet biraz güçlenince, bu millet ayağa kalkınca ümmeti İslam nefes alıyor, ayağa kalkıyor. Geçin tarihe bakın. Ne demek istediğimi anlarsınız. Bundan dolayı bu milletle uğraşılır. Bu milleti de indirmek için her türlü oyun kuruluyor. Bu oyuna alet olan, bu oyuna destek verenler onun için beş vakit namazını camide de kılsa ateştedir diyorum ben. Bir fıkıhçı olarak. Katılırsınız, katılmazsınız, abartılı bulabilirsiniz ama ümmetin selameti ve geleceği bu milletin ve bu devletin bence güçlü olmasından geçiyor. Yine belki abartılı bulursunuz ya da bağlantıyı doğru bulmayabilirsiniz. Hatırlarsanız Osmanlı'da şeyhül islamlar fetva vermişti. Tartışılıyor hala günümüzde. Kardeş katli devletin bekası için demişlerdi. Niye? Devlet zayıflamasın, yıkılmasın diye yıkılırsa ümmet yıkılır. Alakasız bulabilirsiniz. Tartışılabilir. Bunlar görüştür en nihayetinde. Ama gerçekten de ben buna öyle inanıyorum. Bu devlet hep güçlü kalmalı ki ümmet güçlü kalsın. Sadece ümmet değil. O zaman dünya da huzur buluyor, barış buluyor. İnsanlar yetim, kadınlar  dul kalmıyor. Ama bakın Müslümanlar bu devlet zayıfladığında ne hale düşüyor. İşte Filistin'in yüreğimiz parçalanıyor. İnsanlığımızdan utanıyoruz. Bir şey yapamıyoruz. Dönün geriye 300 yıl, 400 yıl, 500 yıl önce Osmanlı'nın güçlü olduğu dönemde bu adamlar bunu yapabilmiş mi? Yapamamış. Hangi batılı yapabilmiş? Yapamamış. O zaman ben bunu anlatmaya çalışıyorum. Bu millet güçlendikçe ümmet rahat ediyor. Dünya rahat ediyor. İnsanlık rahat ediyor. Bundan dolayı bu milleti ve bu devleti yıkmak için çalışanların ateşli olduğunu düşünüyorum ben. Takdir hazirunundur.

 

Oturum Yöneticisi, Gazeteci Yazar Müslüm AKTÜRK: Amin. O zaman devletimizin güçlü olması için bir dua da edelim Hocam. Programımızı öyle kapatalım inşallah. 

Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK: Peki. Amin. Velhamdülillahi Rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala Resulina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmeîn. Emme bâ ilahi rabbel alemin. Gecemizi hayreyle. Şerleri def eyle, dua ve ibadetlerimizi kabul eyle. Amin. Hastalarımıza şifa ihsan eyle. Derdi olanlara da derman ihsan eyle. Borcu ve sıkıntısı olanlara da ya Rab, sen kolaylıklar nasip eyle Allah'ım. 2025'te ve geçmişte yaptığımız bütün iyilikleri, hayırları ve güzellikleri kabul eyle. Tekrarını nasip eyle Allah'ım.

 

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?