
Türkiye, alışık olmadığı bir gerçekle yüzleşiyor: okul içinde silahlı saldırı. Üstelik bu bir “tekil olay” değil. Sadece 48 saat içinde, önce Şanlıurfa Siverek’te, ardından Kahramanmaraş Onikişubat’ta yaşanan iki saldırı, artık bir kırılma noktasına geldiğimizi gösteriyor.
14 Nisan 2026’da Siverek’te bir eski öğrenci, liseye pompalı tüfekle girerek 16 kişiyi yaraladı. Olayın şoku atlatılamadan, 15 Nisan’da Kahramanmaraş’ta bu kez 14 yaşındaki bir ortaokul öğrencisi, çantasına sakladığı silahlarla 9 kişiyi öldürdü, 13 kişiyi yaraladı. Bu ikinci saldırı, Türkiye tarihinin en ölümcül okul katliamı olarak kayıtlara geçti.
Bu iki olay, tek başına bir “asayiş sorunu” olarak görülemez. Çünkü burada mesele sadece silah değil; gençlik, toplum, dijital kültür ve değerler sisteminin aşınmasıyla ilgili çok katmanlı bir kriz söz konusu.
⸻
1. “Türkiye’de olmaz” miti çöktü
Türkiye’de okul saldırıları uzun yıllar boyunca “Batı’ya özgü bir sorun” olarak görüldü. Ancak artık tablo değişti. Üstelik saldırgan profili de bu değişimi açıkça ortaya koyuyor: biri eski öğrenci, diğeri henüz çocuk.
Tehdit dışarıdan değil, içeriden geliyor.
⸻
2. Silah erişimi: Yasa var, denetim zayıf
Sorun sadece silaha erişim değil; silahın gündelik hayat içindeki görünürlüğü.
Evde silah bulundurmak, düğünlerde ateş açmak, trafikte silah göstermek… Bunlar uzun yıllardır “marjinal” değil, neredeyse sıradan davranışlar olarak tolere edildi.
Bugün bunun bedelini ödüyoruz.
⸻
3. Dijital radikalleşme: Şiddetin yeni üretim alanı
Artık şiddet sadece sokakta değil, ekranlarda üretiliyor.
Kapalı gruplar, anonim hesaplar ve algoritmalar üzerinden:
- Şiddet estetize ediliyor
- Fail, kurbandan daha görünür hale geliyor
- Gençler için “güç” ile “şiddet” arasındaki çizgi siliniyor
Bu, klasik suç profilinin ötesinde, kültürel bir dönüşüm işareti.
⸻
4. Diziler, rol modeller ve “maganda estetiği”
Belki de en rahatsız edici sorulardan biri şu:
Biz neyi özendiriyoruz?
Son yıllarda popüler kültürde:
- Mafya figürleri “karizmatik”
- Silahlı erkek karakterler “güçlü”
- Hukuku aşan davranışlar “haklı” gösteriliyor
Genç bir zihin için bu mesaj nettir:
Güç = silah + korku + kontrol
Bu sadece bir medya eleştirisi değil; toplumsal bir ayna. Çünkü bu içerikler talep gördüğü için üretiliyor.
Yani sorun sadece ekranda değil, o ekranı izleyen toplumda.
⸻
5. Ergenlik, yalnızlık ve görünmeyen çöküş
Bugünün gençleri üç cephede sıkışmış durumda:
- Aile bağları zayıflıyor
- Okul rekabeti artıyor
- Dijital dünya denetimsiz
Bu denklemde özellikle duygusal olarak yalnızlaşan çocuklar, kendilerini ya tamamen geri çekiyor ya da aşırı uçlara savruluyor.
Şiddet, bu savrulmanın en görünür ve en yıkıcı biçimi.
⸻
6. Okul güvenliği: Kameralar yetmez
Metal dedektörler, güvenlik görevlileri…
Bunlar gerekli ama yetersiz.
Asıl eksik olan:
- Etkin çalışan rehberlik servisleri
- Öğrenciyi sadece akademik değil, psikolojik olarak da izleyen sistemler
- Riskli davranışları erken tespit edebilen bir okul kültürü
Rehberlik servisleri çoğu okulda “formal bir birim” olmaktan öteye geçemiyor. Oysa bugün, belki de eğitim sisteminin en kritik unsuru haline gelmiş durumda.
Bir öğrencinin içine kapanması, öfke patlamaları, sosyal kopuşu…
Bunlar “disiplin sorunu” değil, erken uyarı sinyalleridir.
⸻
7. Değerler meselesi: En derin kırılma
Tüm bu tartışmaların merkezinde aslında daha temel bir sorun var: değerler erozyonu.
Toplumda:
- Empati zayıflıyor
- Şiddet sıradanlaşıyor
- Güç, haklılığın önüne geçiyor
“Maganda” dediğimiz davranış biçimi, artık sadece bir alt kültür değil; yaygın bir zihniyet riski haline geliyor.
Bu yüzden çözüm sadece güvenlik politikalarında değil, aynı zamanda:
- Eğitim müfredatında
- Aile içi iletişimde
- Medya dilinde
aranmak zorunda.
⸻
SONUÇ: Bu bir uyarı, hâlâ geç değil
Siverek ve Kahramanmaraş saldırıları bize şunu söylüyor:
Bu bir istisna değil, bir eğilimin başlangıcı olabilir.
Eğer:
- Silahın toplumsal meşruiyeti sorgulanmazsa
- Şiddeti özendiren kültürel dil değişmezse
- Rehberlik ve psikolojik destek sistemleri güçlendirilmezse
Bugün konuştuğumuz bu olaylar, yarının sıradan haberlerine dönüşebilir.
Bu yüzden asıl soru şu:
Bir sonraki saldırıyı konuşmak mı istiyoruz,
yoksa onu gerçekten engellemek mi?
Maksut KONYAR


